ders çalışmak üzerine

bu ders çalışma işi hiç bana göre değil efendim.toto o sandalyede oturmaktan hiç memnun diil.kafa zaten başka yerlerde. gözler fıldır fıldır.sol el kaleme akrobatik hareketler yaptırıyor.ayaklar bacaklarla son derece senkronize sallanıp duruyor,sırt ise bu eğrilikten fevkalade rahatsız.bu ders çalışma işi hiç bana göre değil efendim.Uzansam,rüyalara gidiyorm,orası çok eğlenceli.geçen annesi bir çilekli pasta yapmış..

-

çoğu zaman, herhangi bir yerde, aynı anda, benle benzer hisleri paylaşan birilerinin olup olmadığını merak ediyorum. bugün vardı ancak dünya çok büyük ya da mesafeler boyumu aşkın olduğundan ötürü ben gidesiye hisler değişti. yakında olanları yokladım, zira yanlış adreslere uğradım, kapıyı açan pek olmadı. bakınız, çok tuhaftır. daha iyi birşeylerin beklentisinde olma isteğimi anlamsız kılan olaylar yaşanıyor dünyada. aynı zamanda, alıştıkça görmeye birtakım sorunları, gitgide bakan körlerden oluyoruz,ki körleşme yöntemimiz de kişiden kişiye değişiyor. bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş, lafı da nerden çıktı merak etmiyor diilim. bunu konuyla bağdaştıracak olursak, bir şeyi kırk veya türevlerinde söyledikçe, çölde su görme olayına bağlıyor insan. bunla da yetiniyor evet yetiniyor.suçlu kim ayrı bir mevzu. mucizelere inanmam çünkü uzun zamandır mucizeler olmuyor benim cephemde. olur mu öyle şey yağmurun yağması,bebeğin doğması,gülümsemek dahi mucize diyorsanız,benim karnım tok efendim bugün bu sözlere. mucize kelimesinin köküne, çıkış noktasına bakalım derseniz, bilmiyorum açıkça söyleyeyim. bildiğim birşey varsa, bu kelimenin insana boş umutlar katıyor olduğudur. herşey apaçık ortada iken, bir 'mucize' beklemek, bir insanın yapacak daha fazla birşeyi olmadığının resmidir. diil kırk kırkbin bile yetmiyor.

bugün bir gerçekti.

sabah uyanıp sık sık uyumak için zorladım kendimi.çünkü benim yıllardır uyandığımda ilk yaptığım iş,kaç saat uyuduğumu hesaplamaktır.o an için yeterli deil ise,söz konusu ne olursa olsun,uyumaya devam ederim.5 dk ya da 3 saat.mühim diil.sadece devam ederim.bu sabah da geçen günlerin yorgunluğu için bu kadar saat uyku az diip,uyuttum kendimi.zorla.uyanıp bi last fm üyesi oldum.kredi kartımı bu yüzden çıkartmıştım aylar önce, fakat çıkış sebebinden uzaklaşıp erteleyip durmuş, gündemimden çıkarıp atmışım. aylar sonra, başlangıç noktasına geri dönüp üye oldum.parasıyla.zaten parasız da bu değirmen dönmüyor-muş.yalan mı.sonra, okulumun bürokrasisiyle dolu bir gün devam edip durdu. 3 kat arasında inip çıkmalar, form doldurmalar,faks çekip onaylatmalar,beğenmedim bi daha'lar,bekleyişler,falan filan. sonra bitti, urban'a oturup film analizini yapmacaya devam.bi bira söyledim.koltuğumu paylaştığım kedi uyuyordu. kedilere karşı bi antipatim yoktur. bu da çok sevimliydi filan. sevdim biraz onu iken, rolleri değişmeliyiz diye geçirdim içimden.ahh nasıl unuturum.günün içinde bir de banka ziyaretleri,değiştirilen kartlar,çekilen ve yatırılan paralar mevcuttu. kedi yanımdayken de, adrese büyüteç'in raporunu okur oldum, sırf ilgimi çektiği için. bi yerlerine dahil olmalıyım mı acaba,derken,istanbuldan ayrılmama 10 gün kaldığını kendime yine hatırlattım. zamanın biteceği günü bilmek, insana ister istemez bir dur dedirtiyor. biliyorum yanlış.ancak bugün, kendimin üzerine gidemeyecek kadar anlamsızım.sonra,telefonum çaldı ve kötü haber.

o an, içinde bulunduğu ortamdan sıyrılıp boş boş bakıyor insan etrafa.'hey sen, naptığını sanıyorsun şu an.hayır ne konuşuyorsun.ne anlamı var bu anlattıklarının.neden bu burjuva yerinde poponu devirip karşındaki kadına kasıla kasıla yalanlar döşüyorsun.o sigarayı neden öyle içiyorsun.garson,gözünü masalardaki boşlara dikeceğine,bana bak.bi sorun var,anlamıyor musun.peki ya sen,sus,konuşmak zorunda diilsin.sokaktan geçen kadın,ne o sevdin galiba burayı.ben de çok severim.kendine özgüdür ve seni hiç şaşırtmaz.aa evet evet, muhakkak ona da söylemelisin o da gelsin buraya yok yok en iyisi beraber gelin.şip-şak.o çektiğin fotoğrafı göstermelisin herkese.ama gösterme.sonra ne özelliği kalır buranın.beyoğlunun arka sokakları,beyoğlunun arka..arkamdaki sen.kahkahalar atıyorsun.mutlu musun öyle görünmeye mi çalışıyorsun.kahve türlerinden konuşmak karşındakinin kültürünü katbekat arttırıyor devam et.daha derin bi sohbet olamaz şu saatte.hava hala aydınlıkken.peki ben,ben burada napıyorum.yarısını içtiğim birama dokunmak bile istemiyorum sanki ihanet edecekmişim gibi.sigarayla bi derdim yok elimin bir parçası sanki.çalan telefona koşmasaydım belki.onlara bakarken şaşkınlıktan ağzım açık mıydı bari.kelimelerin bommboş ve yetersiz kaldığı anlardan biri de bu muydu yani.ölmüş,dediğimde gözlerimden yaşlar gelmeseydi şimdi ve sonra kendime kızıp nasıl hissedemem önceden demelerimi.neden bana söylemediniz deil,neden ben hissedemedim.

neden,biliyorum.
çünkü bugün 'hayat'; para,belge,imza,bürokrasi,ödev,zaman,üyelik,sohbet,ve rapordu benim için.defterime alt alta sıralayıp bu kelimeleri yanına bi çizgi çektim.diğer tarafa tek bir kelime yazdım. ne zaman ağzımdan çıksa tutamıyorum denizi.

varoluşçuluk okuyup avutmalıyım kendimi belki. ordan çek bi Camus.Kafka mı?olabilir.

insan kimseyle konuşamıyor efendim.yeryüzünde kullanılan bir dille bu hisler ifade edilemiyor.sözüm odur ki,bugün,yaşamaktan utandım.olmuyor efendim.insan,kime kızacak onu bile bilmiyor.

m.

kelimeler üzerine

Sivil toplum,örgütlenme,katılım,talep etmek,gönüllülük,STK'lar,kar amacı gütmek-gütmemek,dernek,vakıf,platform,kooperatif,girişim,insan hakları,sosyal içerme,kadın,çevre,kültür-sanat,uluslararası af örgütü,tarlabaşı toplum merkezi,filmmor,greenpeace,iksv,avi,gülesin,laden,erhan,görüşmeler,sunumlar,tartışmalar,dinlemeler,bilgilenmeler,kafa yorma,farkındalık,fikir alışverişi,soru işaretleri,günlük değerlendirmeler,sigara,ekip,kadırga,çay bahçesi,tramvay,70KE,füniküler,tünel,beyazıt,çemberlitaş,sultanahmet,ara sokaklar,yokuşlar,sabah erken uyanmalar,akşam bitkin ve yorgun haller,politika,yurttaşlık,temsili-katılımcı demokrasi,politik bir duruş,savunuculuk,kampanya,hizmet,dert,örgütlülük-kamusal alan-'iyi'toplum,eşitlik,kapanış.

5 günlük Sivil Toplum ve Örgütlenme Kapasite Geliştirme Eğitimi bitti. Aklımdakileri cümleleştirecek kadar toparlayabildim aslında fakat uyku beni ele geçirmeseydi...

uyku,bira, patates, sosis,pencere, soğuk, kapamak, zor, daha iyi bir dünya mümkün.

m.

arpacık üzerine

Gözümde ne zaman arpacık çıksa, kendimi sefil,perişan ve yalnız hissederim. Sıcak sular ilaçlar makyajsız ve lenssiz ağrılı günler arpacıkla beraber hayatıma girer.gözlük takmak zorundasındır,ki gözlükten hoşlanmam-dünyaya bir dikdörtgenin ardından bakmaya bir türlü alışamıyorum.bu yüzden lensin en büyük buluşlardan biri olduğuna inanırım.gözü bozuk olanlar daha iyi anlayacaklardır-.

Duydum ki vücut direnci düşünce,normalde zarar görmediği mikrop ve bakterilerden zarar görmeye başlıyormuş bedenimiz ve bunlarla savaşamıyormuş.mikroplar rahat durur mu, hemmenn meltemin gözünü yemeye başlıyorlarmış.sonra melteme "sarmısak sür.kaşığı ısıt gözüne tut.hemen geçicek bişiciin kalmıcak." diyen iyi niyetli kimseleri dinlememek gerekirmiş-denedim.olmuyor efendim.acınız 2-3katına çıkıyor hatta.Ancak hak verilmelidir ki,can havliyle insan her yolu denemek istiyor.çünkü tedavisi,bikaç damla ilaç damlatıp göze,beklemek.beklemek ne zor bir süreçtir.sefil,perişan ve yalnız hislerinize,bir de elim kolum bağlı pozu ekleniverir.-Doktorun verdiği damlayı kullanıp günde 3-4 kez, bir de sıcak su kompleksi uygularsak eğer göz rahat ediyormuş.bir göz ne kadar sıcağa dayanabilir, ne kadarına dayanmalıdır, sınıyor efendim bu arpacık. sınadığı bir başka şey ise, eğer arpacık sizi ziyarete geldiğinde yalnız iseniz,o sıcak suyun ne kadar çabuk soğuduğuna tanık olup,düzenli ve sık periyotlarla kendilerini yeniliyor olmanız.'git değiştir gel' üçlemesini ne kadar tekrar edebilir bir insan. bakınız ben sıcak su musluktan akarken,onun başında oturmayı tercih ediyorum.Perişan,sefil ve yalnız.Bir mikrop beni bu hallere düşüren.nefes alsaydı,böyle olmazdım.olmazdım.

Bugün gözümde arpacık çıktı.
Dünden sinyallerini vermeye başlamıştı zaten.
Ancak ne yaptıysam dur diyemedim.
Karaktersiz mikrop.
Şöyle afilli bi adın olsaydı en azından.
Arpacık.
Zamanı mıydı şimdi geldin.
Yok.yok.


m.

Trois Couleurs: Rouge üzerine

Trois Couleurs: Rouge

14 haftalık sinema sanatı dersinin ardından, final ödevim bir film analizi yapmak. seçtiğim film, Rouge. Kieslowski'nin Trois Couleurs üçlemesi Bleu,Blanc ve Rouge. Kieslowski'nin ölmeden önce yönettiği son filmi Kırmızı. Bu üç filmle, Polonyalı yönetmen, Fransa bayrağının üç rengine göndermeler yapıyor. Mavi(Özgürlük), Beyaz(Eşitlik), Kırmızı(Kardeşlik)'yı işliyor filmlerinde. Serinin üç filmini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değil. Kırmızı'nın sonunda üç filmden karakterlerin hikayenin içinde boy göstermesi ve üç filmde de geridönüşüm kutusuna atmaya çalıştığı cam şişe ile dikkat çeken yaşlı kimseye başrol oyuncularının yaklaşımı gözardı edilemez seviyede. İlgi çeken şudur ki, Kieslowski bu üçlemesinde özgürlük,eşitlik ve kardeşlik kavramlarının nasıl olduğundan değil, bizim bunu ne derecede istiyor oluşumuzdan, ne kadar mümkün oluşlarından bahsediyor. Üçlemeyi izlemek, tam bir ziyafet.

Okuduğum yorumlara bakılırsa, üçlemeyi izleyenler kendilerini mavi'ciler ve kırmızı'cılar olarak ikiye ayırıyor.buna katılmıyorum.birbiriyle bu denli bağlı üç filmi birbirinden ayırmanın, yönetmenin anlatmak istediğini anlayamayacak olmamıza sebep olduğunu düşünüyorum.Neden Rouge'u seçtiğime gelirsek,üçlemenin son filmi oluşu ile tüm mesajın bu filmde toplandığını düşünüyorum.Özgürlük,eşitlik ve kardeşlik kavramlarını irdelediğimde ise, bunu biraz kişisel anlatabilirim.Yönetmen filmlerinde bunu ne denli isteyip ne denli başardığımızı ve başarabildiğimizi sorgularken, aynı soruları ben de kendime soruyorum. Kardeşliği gerçekten istiyor muyuz?

Analizini yapacağım bu filme, senaryo açısından dahi zorlanarak yaklaşırken, kurgu, ses ve mizansen ile nasıl yaklaşacağımı gerçekten sıkça düşünür oldum.Teslime 8 günüm var. Yarın The Age of Innocence'in analizini hep beraber yapıyor olucaz. Fakat, dönem boyunca beni canlı tutan parçalarımdan biri olan bu sinema dersi üstüne bunca titriyor oluşum, başlamama engel oluyor. insan mükemmeli istemeyegörsün benim gibi, hata yapmaktan çekinip başlayamıyor efendim.değişmesi gereken bir huy,kabulum.

Filmi defalarca durdurup izleyip, sağlam websitelerinden yorumları okuyup yazmaya koyulmak gerek. yanlış anlamlar yüklersem filme, kızma Kieslowski kızma. sen belki başka birşey demeye çalışıyor olabilirsin ancak kimseler böyle anlıyor. Reha Erdem'in Kosmos filminde anlatmak istediğini bi nebze olsun anladıktan sonra ona kızmam gibi kızmıyorum sana,aşa.taktir ediyorum bir de,ne haddimeyse.Ölmemiş olsan mail atıp sorabilebilirdim.

Bu saatte bu kadar. Bir yerden başlamak lazım. Bu bile bir başlangıç.

Trois Couleurs: Bleu, Blanc, Rouge
La Double Vie De Veronique

Kieslowski'nin izlenesi 4 filmi. Benden söylemesi.

m.

eğitilmek üzerine

Queen'den Bohemian Rhapsody dinlerken, doğmak için bir hayli geç kalmışsın yavrum, diyiveriyorum kendime. hani şöyle 80lerin sonunda diil de, 50lerin başı gibi doğsaydım. nolurdu bi düşünelim?

kuvvetle muhtemel ki,bu kadar tepkisiz bi dünyaya doğmazdım.Bakınız, sıradan bir memur hayatı süren ailenin sıradan bir hayat süren evladı olarak 12 yıllık zorunlu milli eğitimin ardından, sıradaki 5 yıllık üniversite hayatının kucağına düştüğümde,"neden?" sorusunun zihinlerden silindiği bir yere geldiğimin ayrımında mıydım.hayır değildim. üniversitenin ilk lisans yılında birikimli,adı anılır bir hocamın iki lafı çıkmıyor aklımdan. Konu itibariyle şu an anımsadığım sözü şudur ki, "biz üniversitede nedenleri sorgulamıyoruz.burası teknik üniversite.sizlere,bilim adamlarının kuramlarını öğretiyoruz." Biran için garipsemiştim bu lafını.hani bi yerime dokundu huysuzlandı içimde bişi.Sınıf sessizce boynunu eğip,pekilemişti bu sözü.3 yıl oluyor okuyorum,sosyal hayata dair öğretmedikleri ilim irfan yuvasında,"bu doğrudur.bunun projesini yapın.yoksa finale giremezsiniz."söylemlerine boyun eğip,tipik üniversite öğrencisi sabahlar,mantalitesine uyup,neye yetişmeye çalıştığıma bir türlü anlam veremeden proje-ödev ve türevlerini yapıyor olmam,beni irite ediyor.evet.ediyor.bunu tanıdıklara söyleyince,"saçmalıyor muyum acaba"diye düşünmeme yol açan bakışlar ve sözlere maruz kalmıyor değilim.

Eğitim sistemini eleştirebiliyor olmak için, haritadaki yamuk yumuk kapalı şekillerin her birindeki "eğitim" sistemlerine dair bilgi sahibi olmak mı gerekir?olmakta fayda var.fikirlerimi sağlam temellere dayandırıp,makul öneriler sunabiliyor olurdum.ancak şu an ona buna dayandırmadan,rahatsızlığımı bildirmekte bir sakınca görmüyorum.masalarda ülke kurtaran laflar diil bunlar,teknik üniversitede okuyan bir genç bireyin, sosyal hayatın çok ötesinde, sadece sonuç odaklı,değişime kapalı,güncel olmayan bir eğitimin parçası oluşundan rahatsızlığı bu.sesimi duyan var mı?duyurmak benim elimde dimi.şu afyon yutmuş beyinlerimizi bi uyandırabilirsek.

Bölümüm endüstri mühendisliği.kapitalist sistemi sorgulayın lütfen yüzüme, öyle ihtiyacım var ki.Lisans hayatımın ilk bölüm dersimde aynı hocamdan duyduğum bir diğer akılda kalıcı söz.bir kısa diyalog.
H.E.-evet arkadaşlar.Frederic Taylor, iğne üretim fabikasında %1500 verim sağlayarak, endüstri mühendisliğini ortaya çıkaran kimse olmuştur.an itibari ile,fabrika daha çok üretmiş,daha az maliyetle daha çok kazanç yapmıştır.......
Ö. -hocam, bu anlattıklarınız kapitalist düzeni doğrulamıyor mu peki.
H.E.-kapitalist sistem olmasaydı,sen şu an bu sırada oturup bu bölümü okuyor olamazdın.sen bu sistemden para kazanıcaksın, endüstri mühendisi adayı.
Ö. -.....

bunca yıldır iki arada bir derede kalıyor olmamın sebebi bu olmalı.sistemin çarklarına hepimiz takılıyor olabiliriz o ya da bu şekilde, ancak, bu çarkların dişlilerini yaratan bir birey olacak olmam beni düşündürüyor.sahne sanatları okumalıydım.belki param olmazdı,ama tepkimi koyardım.tartışırdım.herşeye evet demezdim.düşünür,sorgulardım.değişim için uğraşırdım.hayır bunların hepsini yapmaya çalışıyorum ancak bu çevrede çok zor.anlatamıyor insan kendini.anlamıyorlar demek istemiyorum.anlaşılamıyor fikirler.alışmışız,öyle mi peki,demeye.benim tüm söylediklerim doğrudur efendim,demiyorum aşa.ilk aşamada tek isteğim biraz sorgulamak.şöyle bi oturup tartışsak."sen hala neden bunları yapıyoruz diye mi soruyosun meltem ya,yap." sözünü duymamak.şu an kendi kendime gülüyorum lütfen hayal edelim halimi.

5 günlük "sivil toplum ve örgütlenme üzerine kapasite geliştirme eğitimi"ne tabi oluyorum ilerleyen günlerde.beslenmek,tartışmak için.fikirlerimin önemsendiği yerlere gitmek istiyorum,sivil toplum üzerine kafa yormak isteyip endüstri mühendisliği okuyor olmam.bana hep bir çelişki gibi geliyor.o yüzden iki arada bir deredeyim.birinin gelip elimi tutup beni kurtarmasını beklemek saçmalık.taraf olmalı insan.ya bir seçim yapmalı artık.ya da, okuduğumla yaptığımı birleştirecek birşeyler bulmalı.

ne diyorduk.50lerde doğsaydım?

kimblir neler olurdu....

i'm a racing car passing by like lady godiva ...
i'm gonna go go go ....
there's no stopping me ..


m.

yazmak üzerine



Güzide grup Beirut'un fevkalade solisti Zach Condon ve 'Gulag Orkestar' ile ilk yazıyı yazmak yerinde bir seçim,muhakkak.

Resim ya da müzik yapamıyor oluşuma bağlıyorum, zaman zaman insanın içi içine sığmıyor, sığmadığı gibi dışına da çıkamıyor efendim. hani şöyle bi elime kara kalemi ve eskiz defterini alıp çizmeye başlasam, ya da küçükken bir heves başlayıp elimi tutan olmadı diye bıraktığım gitarı tıngırdatıp ezgiler yaratsam, ya da çok pahalı diye alamadığım hayalimdeki fotoğraf makinelerinden birini raftan alıp çıkıp güzel pozlar yakalayıp anlamlar yüklesem, içim dışıma çıkacak belki.ama yok olmuyor.kendimi bulduğum yerler yok diil,var elbet.ama bu farklı bi mevzu.Sözüm o ki,bi de bunu deneyelim dedim.sanmayın fotoğraf makinemden vazgeçtim,aman diim.gözüm fiyatlarda,banka hesabım da günbegün bir kaplumbağa hızıyla da olsa dolmakta.o da olur.arada yazmakla kayıp olur mu?olmaz.

Dinlemeyi pek severim.Söz gümüşse,sukut altındır;ne biçim bir atasözüdür.hiç sevmem efendim.beslenip oralardan ve buralardan,biriktirip,düşünüp,söz söyleyecek insan.söyleyecek ki ardından eyleme geçecek.değiştirmek gerek.ayılıp bayılmalar iç geçirmelerle olmaz efendim bu işler,yürümez,yürümüyor.adım atmak lazım.şöyle bi silkelenmek,sonra da omuzları tutup silkelemek lazım.benim kendimi silkelemem de,yazmak olsun bi nebze.

Bugüne kadar yazmaya başlayıp,ya kağıtları oraya buraya atıp kaybetmem, ya da pencereler bana "sayfada yapılan değişiklikleri kaydetmek ister misiniz?" diye sorduğunda, onlara mouse umun olanca hızıyla "hayır" dememim de bir sebebi var elbet.A'dan başlayıp neredeyse Z'den çıkıyor olmam,demek istiyorum ki,konulardan konulara atlıyor olmam.bunu da şuna bağlarım,sevgili zihnim beni şaşırtacak derecede karmaşıklaşabiliyor çoğu zaman.ordan oraya atlayıp dururken, "evladım yorulmadın mı?bi atlama ordan oraya."diyiveriyorum.ama elbette dinlemiyor,dinlemiyor efendim.kararım şu ki,laf anlamaz düşüncelerimi ve hatta onu yalnız bırakmayan hislerimi bi dizginlemek gerek artık,koca kadın oldum,e yeter.yaza yaza öğrenir,fikri ile yazıp silip en sonunda kaydetmek gerek.

Bu aralar Montaigne'in denemelerini mi okumalıyım fikri yüzüyor aklımda,Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ını bitirmeden olmaz.Hatta arada Halit Refiğ'in Ulusal Sinema Kavgası var.Montaigne, bekle beni yavrum. Geliciim.