- nasıl biri?
- mavi.
- nasıl yani?
- o kadar.mavi.
- ?
- ahh biliyorum. unut gitsin, hadi gidelim.
- ya anlatsana!!
- hadi dedim...
- peki sen bilirsin ?..
- ee nası gidio anlat bakalım
- ii ya napim geçen ne oldu.....
- ...
her yer mavi..
m.
otur otur nereye kadar
masabaşı işin en ehemmiyetli tarafı totonun üzerine çok yüklenilmesi. hesapladım da, tamı tamına on beş saat oturma eylemi, günde. bu masabaşı iş totoyu yorar, söylemesi. biraz da ayaklara yüklenmek lazım. bacaklara. sadece köpeklerin koşması gerekmiyor olmalı. pekala da insanoğluna da gerek. belki de köpek, bu eylem için sadece bir araçtır. koşma eylemi. bilemedin yürüme.
saha nasıl acep? denemek lazım.
m.
saha nasıl acep? denemek lazım.
m.
şok
10:57
İş yerinden yazıyorum. The Who “Baba O’Riley”i hem çalar hem söyler iken ben de bir yandan ‘Sömestrda Prag’a gitmek istesem mesela biletleri ne kadardır şimdi ki acaba hı?’ gibi hayallerde idim(Kafka’nın evini görmekle ilgili takıntılarım var. Görmeden gitmeye pek niyetli değilim.)(bu arada evt. Boş boş oturuyorum şu an.bi depoya gitsem fena olmicak ancak bunu da öğleden sonraya erteledim.)baktım 180€. Dedim ‘yuh, bi de 1 ay önce alsak ne olucak yani?’ hele THY anbean değişen ücretleri ile beni bir benden alıyor, sormayın. Rezervasyon yaptırıyorum, bi daha dönüp fiyatlara bi bakıyorum, 1 gün öncesi ya da sonrasının fiyatları düşmüş!! THY deli misin, ben rezervasyon yaptırıyorum fiyatlar yükselmeden bu fiyata alim, ayrıca koltuklar dolmasın,fikirleri ile, şu senin yaptığına bak. Garanti müşterini de kazıklıyorsun yahu. Ben dakika başı ücretlere mi bakacağım. Lütfen yapma bunu lütfen. Ben de rezervasyon yapıp yapıp iptal ediyor ve dilediğim fiyatı görünce orada kalıyorum. Neden yapıyorsun bunu THY, niçin söyle bana.
Neyse efendim, Prag önümüzdeki şubat için 180€ eğer şimdi alınacaksa biletler. Yok ben Paris’e gidim derseniz, o da aynı. Küba’ya gidicem der iseniz, 1000€’dan başlıyor. Evet yanlış duymadınız 1000€.
Param olunca Küba’ya gitmezsem, diye çırpınıyorum. Bu internasyonel hareketler hiç hayra alamet diil meltem yavrum. Ancak ne kadar da güzel olurdu Küba’da olsak şimdi, olmaz mıydı? İspanyolca öğrenmemin sebebini soruyor kimseler. “Neden almanca değil? Halbuki mesleğin için almanca öğrensen daha iyi olurdu. Ya da Rusça. Endüstri’de bu iki dil çok kabul görüyor. Olsun üzülme, İspanyol şirketleri de var.” Adeta sırtım sıvazlanıyor, şu an sırıtıyorum. Ben de dil konusunda mesleki bir kaygı taşımadığımı, sadece hoşuma gittiği için öğrenmeye başladığımı söylüyorum. Endüstriyi bilemem fakat, dünyada çokça kabul gördüğü kesin, diyorum içimden. Önemli olan iletişime geçebilmek, kültürleri ilgimi çekiyor filan falan. Ama çıkış noktasını hiç paylaşmamıştım, paylaşayım. Asmalı Mescit'te, Cuba. Salsa yapabiliyorsanız koşun. Ben yapamıyorum ne yazık ki (Şu dans konusunda yetilerimi biraz zorlasam fena olmayacak. Neyse, ayrı bir mevzu.) Bir Estiem aktivitesinde katılımcılarla beraber gittik de bir Kübalı grup sahne alıyordu. Tanrım ne harikaydı. Sonra ‘Hasta Siempre’ yi söylemeye başladı Kübalı abi. Bildiğimiz kadarıyla eşlik ettik ettik, ben ise bir duygu yoğunluğu içinde büyülenmiştim hem dilden hem şarkıdan. Sonra İspanyolca öğrenmeye karar verdim. Hasta Siempre’nin çıkış noktası olduğunu söylemiş olsam, insanlar gülebilir, saçma gelebilir, ya da tepkisiz kalabilir. Mühim diil, ancak ciddi ciddi sorduklarında benim gülesim geliyor efendim. Neredeyse tutamıyorum kendimi. Kariyer için mi konuşuyoruz artık dilleri, hayır efendim hayır. Bendeniz anlamak istiyorum insanoğlunu. (Tabi bu tembellikle anlamam ne denli uzun bir süre alacak bu da ayrı bir konu. Olsun ofiste bile çalışıyorum(motive ol yavrum motive ol). )
Uçak biletleri ve dil üstüne kafa yorarken yeşil pasaporta geçiş yapmak istiyor zihnim. Şu ülkede, memurların(O da belli bir ‘hizmet’in üzerinde isen) nadir avantajlarından biri yeşil pasaport. Bakınız Çin’e dahi vizesiz gidiyorum. O da bişey mi? Mısır, Peru, Belçika, İtalya,Hollanda, İspanya, bıdı bıdı…. Sadece ABD, Kanada, İngiltere,Yunanistan,Bulgaristan,Rusya ve Portekiz dışı tüm ülkeler. Bencillik yapıp hoplayıp zıplıyor sevincimi belli etmeye çekinmiyorum. Fakat zihnimin sorguladığı şeyler yok değil. Neden ABD ile başlayıp Portekiz ile biten ülkeler yeşil pasaportu tanımıyorlar 1. Diğerleri neden tanıyorlar 2.Yunanistan’a da artık yeşil pasaportla geçiş yapabilecekmişiz, noldu da birden eyvallah geçebilirsiniz dedi yunanlı amcalar teyzeler 3. Neden sadece kadınlara veriliyor bu pasaport, erkeklerle zorları ne, bunu neden çıkıp kimse anlatmıyor, neden bir erkek de çıkıp ‘neden kadınlara hay hay da bize bay bay’ demiyor 4,5,6,7. Neden sadece memurlar, yani mesela esnaf da bu ülkeye hizmet etmiyor mu 8,9. Yani ya diğerleri 10? Peki ülkede hatrı sayılır bir memur nüfusu var ve onların hatrı sayılır bir kız çocukları topluluğu var iken, ne gerek var vizeye 11. -Tabi bu soruları cevaplarıyla beraber sunabilseydim şu an daha verimli olabilirdi. Bir başka gün cevaplarını da yazayım.-Yeşil pasaportumu kullandığımda kendimi “Avrupalı” gibi hissediyorum. Sanırım benim için Avrupalılık vizesiz seyahat anlamından öteye gidemiyor. Oysaki topraken avrupada doğdum,büyüdüm,yaşıyorum. Bizim insanımız bi başka canım, demekten öteye gitmiyor söylemlerim fakat bunun da toprakla bir ilgisi olduğuna inanmıyorum. Küçük şehirlerde büyümek insana güzel değerler katmıyor değil. Mesela güvenilir bir yerde yetişiyorsunuz ve bencillik bir süre uzak duruyor size çünkü korkmuyorsunuz . Korku olmayınca da, tedbirli olmanın gerektirdiği birtakım şüpheci duyguların esiri olmuyorsunuz. Sonra büyük şehre gelince dumur oluyorsunuz ama. Bu da ayrı bir konu. O elit Avrupalı tanımına olan bakış açım da.Başka bir zaman artık…
Uçak biletleri, İspanyolca, yeşil pasaport, Avrupalılık gibi başlıkları daha çok birbirine karıştıramazdım galiba. Biraz dağınık oldu ancak elden ne gelir efendim. Neler neler söylenir daha, halbuki şimdi yemek vakti geliyor. Şimdi oturup konuşsak bunları biraz da, bira içsek şimdi tam yerindeyken ben. Sohbet etsek. Bu yazdıklarımı da yayınlayamıyorum, ofisten blogspot adresi güvenli olmadığı gerekçesi ile kapalı. Tuhaf…
Neyse, bir gün Küba’ya gidersem, okurum da gülerim.
Yazımı Pink Floyd- High Hopes ile bitirmeyi uygun görüyorum. Kim görmez ki..
m.
11:37
İş yerinden yazıyorum. The Who “Baba O’Riley”i hem çalar hem söyler iken ben de bir yandan ‘Sömestrda Prag’a gitmek istesem mesela biletleri ne kadardır şimdi ki acaba hı?’ gibi hayallerde idim(Kafka’nın evini görmekle ilgili takıntılarım var. Görmeden gitmeye pek niyetli değilim.)(bu arada evt. Boş boş oturuyorum şu an.bi depoya gitsem fena olmicak ancak bunu da öğleden sonraya erteledim.)baktım 180€. Dedim ‘yuh, bi de 1 ay önce alsak ne olucak yani?’ hele THY anbean değişen ücretleri ile beni bir benden alıyor, sormayın. Rezervasyon yaptırıyorum, bi daha dönüp fiyatlara bi bakıyorum, 1 gün öncesi ya da sonrasının fiyatları düşmüş!! THY deli misin, ben rezervasyon yaptırıyorum fiyatlar yükselmeden bu fiyata alim, ayrıca koltuklar dolmasın,fikirleri ile, şu senin yaptığına bak. Garanti müşterini de kazıklıyorsun yahu. Ben dakika başı ücretlere mi bakacağım. Lütfen yapma bunu lütfen. Ben de rezervasyon yapıp yapıp iptal ediyor ve dilediğim fiyatı görünce orada kalıyorum. Neden yapıyorsun bunu THY, niçin söyle bana.
Neyse efendim, Prag önümüzdeki şubat için 180€ eğer şimdi alınacaksa biletler. Yok ben Paris’e gidim derseniz, o da aynı. Küba’ya gidicem der iseniz, 1000€’dan başlıyor. Evet yanlış duymadınız 1000€.
Param olunca Küba’ya gitmezsem, diye çırpınıyorum. Bu internasyonel hareketler hiç hayra alamet diil meltem yavrum. Ancak ne kadar da güzel olurdu Küba’da olsak şimdi, olmaz mıydı? İspanyolca öğrenmemin sebebini soruyor kimseler. “Neden almanca değil? Halbuki mesleğin için almanca öğrensen daha iyi olurdu. Ya da Rusça. Endüstri’de bu iki dil çok kabul görüyor. Olsun üzülme, İspanyol şirketleri de var.” Adeta sırtım sıvazlanıyor, şu an sırıtıyorum. Ben de dil konusunda mesleki bir kaygı taşımadığımı, sadece hoşuma gittiği için öğrenmeye başladığımı söylüyorum. Endüstriyi bilemem fakat, dünyada çokça kabul gördüğü kesin, diyorum içimden. Önemli olan iletişime geçebilmek, kültürleri ilgimi çekiyor filan falan. Ama çıkış noktasını hiç paylaşmamıştım, paylaşayım. Asmalı Mescit'te, Cuba. Salsa yapabiliyorsanız koşun. Ben yapamıyorum ne yazık ki (Şu dans konusunda yetilerimi biraz zorlasam fena olmayacak. Neyse, ayrı bir mevzu.) Bir Estiem aktivitesinde katılımcılarla beraber gittik de bir Kübalı grup sahne alıyordu. Tanrım ne harikaydı. Sonra ‘Hasta Siempre’ yi söylemeye başladı Kübalı abi. Bildiğimiz kadarıyla eşlik ettik ettik, ben ise bir duygu yoğunluğu içinde büyülenmiştim hem dilden hem şarkıdan. Sonra İspanyolca öğrenmeye karar verdim. Hasta Siempre’nin çıkış noktası olduğunu söylemiş olsam, insanlar gülebilir, saçma gelebilir, ya da tepkisiz kalabilir. Mühim diil, ancak ciddi ciddi sorduklarında benim gülesim geliyor efendim. Neredeyse tutamıyorum kendimi. Kariyer için mi konuşuyoruz artık dilleri, hayır efendim hayır. Bendeniz anlamak istiyorum insanoğlunu. (Tabi bu tembellikle anlamam ne denli uzun bir süre alacak bu da ayrı bir konu. Olsun ofiste bile çalışıyorum(motive ol yavrum motive ol). )
Uçak biletleri ve dil üstüne kafa yorarken yeşil pasaporta geçiş yapmak istiyor zihnim. Şu ülkede, memurların(O da belli bir ‘hizmet’in üzerinde isen) nadir avantajlarından biri yeşil pasaport. Bakınız Çin’e dahi vizesiz gidiyorum. O da bişey mi? Mısır, Peru, Belçika, İtalya,Hollanda, İspanya, bıdı bıdı…. Sadece ABD, Kanada, İngiltere,Yunanistan,Bulgaristan,Rusya ve Portekiz dışı tüm ülkeler. Bencillik yapıp hoplayıp zıplıyor sevincimi belli etmeye çekinmiyorum. Fakat zihnimin sorguladığı şeyler yok değil. Neden ABD ile başlayıp Portekiz ile biten ülkeler yeşil pasaportu tanımıyorlar 1. Diğerleri neden tanıyorlar 2.Yunanistan’a da artık yeşil pasaportla geçiş yapabilecekmişiz, noldu da birden eyvallah geçebilirsiniz dedi yunanlı amcalar teyzeler 3. Neden sadece kadınlara veriliyor bu pasaport, erkeklerle zorları ne, bunu neden çıkıp kimse anlatmıyor, neden bir erkek de çıkıp ‘neden kadınlara hay hay da bize bay bay’ demiyor 4,5,6,7. Neden sadece memurlar, yani mesela esnaf da bu ülkeye hizmet etmiyor mu 8,9. Yani ya diğerleri 10? Peki ülkede hatrı sayılır bir memur nüfusu var ve onların hatrı sayılır bir kız çocukları topluluğu var iken, ne gerek var vizeye 11. -Tabi bu soruları cevaplarıyla beraber sunabilseydim şu an daha verimli olabilirdi. Bir başka gün cevaplarını da yazayım.-Yeşil pasaportumu kullandığımda kendimi “Avrupalı” gibi hissediyorum. Sanırım benim için Avrupalılık vizesiz seyahat anlamından öteye gidemiyor. Oysaki topraken avrupada doğdum,büyüdüm,yaşıyorum. Bizim insanımız bi başka canım, demekten öteye gitmiyor söylemlerim fakat bunun da toprakla bir ilgisi olduğuna inanmıyorum. Küçük şehirlerde büyümek insana güzel değerler katmıyor değil. Mesela güvenilir bir yerde yetişiyorsunuz ve bencillik bir süre uzak duruyor size çünkü korkmuyorsunuz . Korku olmayınca da, tedbirli olmanın gerektirdiği birtakım şüpheci duyguların esiri olmuyorsunuz. Sonra büyük şehre gelince dumur oluyorsunuz ama. Bu da ayrı bir konu. O elit Avrupalı tanımına olan bakış açım da.Başka bir zaman artık…
Uçak biletleri, İspanyolca, yeşil pasaport, Avrupalılık gibi başlıkları daha çok birbirine karıştıramazdım galiba. Biraz dağınık oldu ancak elden ne gelir efendim. Neler neler söylenir daha, halbuki şimdi yemek vakti geliyor. Şimdi oturup konuşsak bunları biraz da, bira içsek şimdi tam yerindeyken ben. Sohbet etsek. Bu yazdıklarımı da yayınlayamıyorum, ofisten blogspot adresi güvenli olmadığı gerekçesi ile kapalı. Tuhaf…
Neyse, bir gün Küba’ya gidersem, okurum da gülerim.
Yazımı Pink Floyd- High Hopes ile bitirmeyi uygun görüyorum. Kim görmez ki..
m.
11:37
rutin
05:30 - 19:30 = 14 saat --> işe gitmek ve dönmek arası geçen süre
20:00 - 21:00 = 1 saat --> yemek
21:00 - 00:00 = 3 saat --> 3 saat
00:00 - 05:30 = 5 saat 30 dk --> uyku
05:25 - ...
"
"
3 saate isim vermek için uykulu beynimi zorladım fakat uygun bir söz öbeği bulamadım. bu saatleri yazarken ve yaşarken kendimi biraz sıradan hissediyorum. para kazanmak zor iş imiş.hoş kokusunu dahi alamıyoruz ya neyse.bir de 'sosyalleşmek' bir çeşit zırvalama hissi uyandırıyor bu aralar. bu tempoda en sosyal faaliyet aile saadeti. bünye 14 saatin ve yemeğin üzerine mayışıyor ve ne derseler ya gülüyor ya somurtuyorsunuz. 1.si hoş karşılanıyorken, 2.si pek tutulmuyor. huysuz diyorlar.
ah, bi de kitap okumaca var. yollarda kitap okuyanlar furyasına ben de katıldım. 60lar türkiyesi ve sineması, iyi gidiyor yollarda. mesela nouvelle vague, fransız yeni dalga sinemasıymış. oysaki sevdiğim bi gruptu sdc. sonra, 27 mayısın etkilediği onca şeyden biri de türk sinemasıymış. 'toplumsal gerçekçilik' akımı doğmuş. büyümeden, ölmüş.avrupada sanatsal film denen sinema da bir nevi pazarlama stratejisi gibiymiş. düşük maliyetle çekilip, elit tabakaya sunulan. ticari başarı kimi zaman başarısızlık sayılabiliyormuş.daha neler neler..
uçak biletleri niçin bu kadar pahalı? cevabını bilmek istiyorum... pekala da 30€olan bilete neden bir de 20€ bavul ücreti biniyor..ne anladım ben bu işten?? anlamadım..
sanmayın şikayetçiyim bu arada içinde bulunduğum koşullardan.
ses etmiyorum.
ama uyku..sana çok ihtiyacım var,duy beni. günde 5 saat uyku yeterli değil efendim. benim hala boyum uzuyor iddia ediyorum. süt içmeye korkar oldum, uyuyup kalıcam diye.
ama şikayet etmiyorum..edersem çünkü, şuursuz suçlamalarıyla karşılaşabilirim.ya da yer değişikliği teklifleri alabilirim.iyi bi durum.fakat ya uyku?...ya o adını koyamadığım 3 saat?..
etmiyorum efendim şikayet..
etmiyorum..
çünkü aklım düşünce üretemiyor yorgunluktan, üretebilse belki.
söylemeyi unuttum.kitabın adı 'Ulusal sinema kavgası' Halit Refiğ...zamanın yasaklı kitaplarındanmış. okumalı..
ama şimdi..uyumalı..
6 saat.
m.
20:00 - 21:00 = 1 saat --> yemek
21:00 - 00:00 = 3 saat --> 3 saat
00:00 - 05:30 = 5 saat 30 dk --> uyku
05:25 - ...
"
"
3 saate isim vermek için uykulu beynimi zorladım fakat uygun bir söz öbeği bulamadım. bu saatleri yazarken ve yaşarken kendimi biraz sıradan hissediyorum. para kazanmak zor iş imiş.hoş kokusunu dahi alamıyoruz ya neyse.bir de 'sosyalleşmek' bir çeşit zırvalama hissi uyandırıyor bu aralar. bu tempoda en sosyal faaliyet aile saadeti. bünye 14 saatin ve yemeğin üzerine mayışıyor ve ne derseler ya gülüyor ya somurtuyorsunuz. 1.si hoş karşılanıyorken, 2.si pek tutulmuyor. huysuz diyorlar.
ah, bi de kitap okumaca var. yollarda kitap okuyanlar furyasına ben de katıldım. 60lar türkiyesi ve sineması, iyi gidiyor yollarda. mesela nouvelle vague, fransız yeni dalga sinemasıymış. oysaki sevdiğim bi gruptu sdc. sonra, 27 mayısın etkilediği onca şeyden biri de türk sinemasıymış. 'toplumsal gerçekçilik' akımı doğmuş. büyümeden, ölmüş.avrupada sanatsal film denen sinema da bir nevi pazarlama stratejisi gibiymiş. düşük maliyetle çekilip, elit tabakaya sunulan. ticari başarı kimi zaman başarısızlık sayılabiliyormuş.daha neler neler..
uçak biletleri niçin bu kadar pahalı? cevabını bilmek istiyorum... pekala da 30€olan bilete neden bir de 20€ bavul ücreti biniyor..ne anladım ben bu işten?? anlamadım..
sanmayın şikayetçiyim bu arada içinde bulunduğum koşullardan.
ses etmiyorum.
ama uyku..sana çok ihtiyacım var,duy beni. günde 5 saat uyku yeterli değil efendim. benim hala boyum uzuyor iddia ediyorum. süt içmeye korkar oldum, uyuyup kalıcam diye.
ama şikayet etmiyorum..edersem çünkü, şuursuz suçlamalarıyla karşılaşabilirim.ya da yer değişikliği teklifleri alabilirim.iyi bi durum.fakat ya uyku?...ya o adını koyamadığım 3 saat?..
etmiyorum efendim şikayet..
etmiyorum..
çünkü aklım düşünce üretemiyor yorgunluktan, üretebilse belki.
söylemeyi unuttum.kitabın adı 'Ulusal sinema kavgası' Halit Refiğ...zamanın yasaklı kitaplarındanmış. okumalı..
ama şimdi..uyumalı..
6 saat.
m.
ayrımcılık üzerine
Tom Waits'in Fight Club ını dinleyerek yazmaya karar verdim. 'Söylemesem çatlarım.'ın 'Yazmazsam çatlarım.' versiyonu ile karşınızdayım. Biraz içerlenmiş bir halde..
Olayı mı yoksa durumu mu yazarak başlamalıyım karar veremiyorum. Biraz sivri dilli olabilirim. Ancak lafları sekiz kere düşünüp ağızlardan çıkarmaya mecalim yok, gelişine bakalım.
Ayrımcılık çeşit çeşit değildir, tektir, diyerek başlanılabilir.
Ayrımcılık tektir. Gruba özgü bir ayrımcılık kabul edilebilir bir seviyede değil benim için. Ve bu fikirde yalnız olmadığımı da hissediyor, biliyorum. İnsanları cinsel tercihlerine, dinlerine, dillerine, renklerine, toplumsal statüsüne, üstüne başına, hastalığına sağlığına göre önyargılarla sarıp sargılamak ve arkalarından tonlarca laf etmek, kaldıramıyorum. Adeta bana söyleniyormuş tüm bu çirkin sözler gibi hissediyorum, keyfim kaçıyor.
Yan masamda,bir muhabet. 2 kadın, 2 erkek. Arkadaşlarım. Gey olduğunu düşündükleri bir başka arkadaşım hakkında atıp tutuyorlar. Biri hakkında dedikodu yapılan kişinin adını anımsayamayınca, diğeri 'top olan' diyor ve artık anımsayan kişi 'hee..' diye yanıt veriyor. Bahsi geçen kişiyi yıllardır tanıyor ve seviyor sayıyorum. İçerleniyorum. Çünkü, yıllardır tanıdığım bir arkadaşım hakkında başka arkadaşlarım yargısız infaz yapıyor. çünkü, bu kişiyle tek bir kez dahi aynı masaya oturup sohbet etmeden, onu dinlemeden, tavırlarına ve giyimine bakarak, zaman geçirmek için yaptıkları geçiştirmelik sohbetlerine adeta malzeme ediyorlar. Gey olduğunu düşündükleri bir gençten, insan dışı iğrenç bir objeymiş gibi bahseden ve sosyal hayatına dair ahkam kesen bir grup üniversiteli gencin varlığı. Bu kişiyi, masa başı sohbetlerinde dahi hayatlarından dışlayan, laflarının nereye gideceğinin farkında gerçekten olmayan.Bilmiyorlar ki, ağır eleştiri toplarına tutup üstüne kahkahalar attıkları insan,dürüsttür, iyi niyetlidir.Yaratılıştan gelmeyen hırs,ikiyüzlülük,gözüdönmüşlük onda yoktur.İyi arkadaştır,dosttur.Zor zamanda hep yanındadır.Sever,değer verir.Bir de kötü biri olduğunu düşünelim: Karakterinin hoşa gitmeyen yanları olsa dahi, kapağına bakıp 'gey,iğrenç'yakıştırması kabul edilemez. Bir de gey olduğundan emin olalım: Olalım.Nolmuş! Ne var!Toplumumuzda 'erkeklik' öyle bir abartıdır ki,pipin olunca noluyor efendim, demek istiyorum. Noluyor? Feminen bir görünümü ve tavrı varsa, ona 'erkek' denmiyor. ibne deniyor. 'iğrenç!' ifadesi, jest ve mimiklerle bir olunca, iğrenç olan asıl bunu söyleyen kişi oluyor farkına varmadan. Amma velakin, kadınlığı ve erkekliğiyle 'gurur duyan' bireyler, toplumun bir başka kısmını toplumdan dışlama ktan geri kalmıyor pek çok yerde .Bir bireyi tercihlerinden ötürü yargılayacak pozisyona ne zaman geldik? Bu hakkı kendimizde nasıl görüyoruz? Nasıl da etiketliyoruz insanları. " Bunun ciğeri bozuk, at, sıradaki, ıyy kaç aidsli bu dokunma,şuna bak yahudi bunlar tarihte hep ayakbağı oldular halbuki kökünü bi kurutsak şimdi böyle mi olurdu, zenciye bak tipinden belli hapçı." Gey,lezbiyen,AIDS'le yaşayan,kürt,yahudi,ermeni,arap,transeksüel,siyahi isen jestler ve mimikler ya iğrenme,ya nefret etme,ya korku,ya da 'ben bilmem' ifadesini bürünüveriyor. Farkında değil misiniz, o bir insan, şu an ya sizin gibi sohbet ediyor, ya uyuyor,ya yemek yiyor, ya sevgilisiyle öpüşüyor,ya film izliyor,ya dişlerini fırçalıyor,ya da canı ne isterse onu yapıyor.Hayatta doğrular ve yanlışlar değil, tercihler vardır.Ya da doğuştan gelen kimlikler.Bunlar bir yük değiller, onları yük yapan önyargılar ve ayrımcılık.Farkında değil misiniz?Bu ayaküstü yapılan önemsiz sayılan sohbetlerle dahi, bir insanı toplumun uzak bir köşesine atıyorsunuz .Halbuki bunlar sahip olduğunuz herhangi bir özelliktir.Aynı, kaşınızın üzerinde gözünüzün olması gibi.Bu kadar hepsi.Büyüten mevzuyu önyargılar.
1 Aralık Dünya AIDS Günü'nde Taksim'de yaptığımız yürüyüşte, "Önyargılar HIV'den çok daha tehlikeli bir virüstür." yazısını penceremin önünden ayırmıyorum.Orada olması, hep aklımda olmasını sağlıyor hissi.Görünür kılarak, farkındalığı arttırmak gerekli. Önyargıları bir kenara bırakıp, insanlara bir şans vermek gerekir. Yaşayan Kütüphane'nin söylemi gibi, "Kitabı kapağına göre yargılama." .
Gündem dışında değil bu konu, aksine İsrail'in yardım gemisine baskını ile daha da şiddetlenen bir konu. Profillerde, Hitler yanlısı imajlar ve sözler paylaşıp, çareyi öldürüp kök kurutmakta gören kimselerle tartışmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yahudileri öldürmek isteyen, onlara saldıran insanlar sokaktalar. Ayrımcılık, yüzünü cinsel tercihlerden kimliklere çevirmiyor, aynı anda hepsine birden bakabiliyor.Geyleri, kürtleri, yahudileri asıp keserek "iyi" toplumun yaratılacağına inanılıyor hem de delicesine. "Öldürmek" kelimesini ne kadar da soğukkanlılıkla ağızlara alıyoruz. Ne kadar kolay asıp kesmek.Yapılabilecek onca şey varken, bir insanı, bir toplumu ebediyen susturmanın en "temiz" yol olduğunu düşünecek kadar ne zaman vahşileşti insanlık.
Öfkeliyim. Yerimde duramıyorum. Yapmak istediklerim var. Çıkıp anlatmak ve gözlerdeki o kin dolu perdeleri açıp güneşin girmesini sağlamak gerek.
Birşey yapmak gerek. Ayaküstü sohbetlerle insanları tercihlerinden ötürü laflarınıza alet edecek seviyeye geldiyseniz, bu çok tehlikeli bir durum, lütfen kendinize bir kez daha dikkatle bakın. Bu yaptıklarınız, bir başka insanın yaşam alanını daraltıyor, yaşayamıyor. Bunu göze alabilecek kadar gözünüzü bürüdü mü perdeler? Perdeleri kaldıralım. Ne anlamı var.Ne anlamı var?
m.
Olayı mı yoksa durumu mu yazarak başlamalıyım karar veremiyorum. Biraz sivri dilli olabilirim. Ancak lafları sekiz kere düşünüp ağızlardan çıkarmaya mecalim yok, gelişine bakalım.
Ayrımcılık çeşit çeşit değildir, tektir, diyerek başlanılabilir.
Ayrımcılık tektir. Gruba özgü bir ayrımcılık kabul edilebilir bir seviyede değil benim için. Ve bu fikirde yalnız olmadığımı da hissediyor, biliyorum. İnsanları cinsel tercihlerine, dinlerine, dillerine, renklerine, toplumsal statüsüne, üstüne başına, hastalığına sağlığına göre önyargılarla sarıp sargılamak ve arkalarından tonlarca laf etmek, kaldıramıyorum. Adeta bana söyleniyormuş tüm bu çirkin sözler gibi hissediyorum, keyfim kaçıyor.
Yan masamda,bir muhabet. 2 kadın, 2 erkek. Arkadaşlarım. Gey olduğunu düşündükleri bir başka arkadaşım hakkında atıp tutuyorlar. Biri hakkında dedikodu yapılan kişinin adını anımsayamayınca, diğeri 'top olan' diyor ve artık anımsayan kişi 'hee..' diye yanıt veriyor. Bahsi geçen kişiyi yıllardır tanıyor ve seviyor sayıyorum. İçerleniyorum. Çünkü, yıllardır tanıdığım bir arkadaşım hakkında başka arkadaşlarım yargısız infaz yapıyor. çünkü, bu kişiyle tek bir kez dahi aynı masaya oturup sohbet etmeden, onu dinlemeden, tavırlarına ve giyimine bakarak, zaman geçirmek için yaptıkları geçiştirmelik sohbetlerine adeta malzeme ediyorlar. Gey olduğunu düşündükleri bir gençten, insan dışı iğrenç bir objeymiş gibi bahseden ve sosyal hayatına dair ahkam kesen bir grup üniversiteli gencin varlığı. Bu kişiyi, masa başı sohbetlerinde dahi hayatlarından dışlayan, laflarının nereye gideceğinin farkında gerçekten olmayan.Bilmiyorlar ki, ağır eleştiri toplarına tutup üstüne kahkahalar attıkları insan,dürüsttür, iyi niyetlidir.Yaratılıştan gelmeyen hırs,ikiyüzlülük,gözüdönmüşlük onda yoktur.İyi arkadaştır,dosttur.Zor zamanda hep yanındadır.Sever,değer verir.Bir de kötü biri olduğunu düşünelim: Karakterinin hoşa gitmeyen yanları olsa dahi, kapağına bakıp 'gey,iğrenç'yakıştırması kabul edilemez. Bir de gey olduğundan emin olalım: Olalım.Nolmuş! Ne var!Toplumumuzda 'erkeklik' öyle bir abartıdır ki,pipin olunca noluyor efendim, demek istiyorum. Noluyor? Feminen bir görünümü ve tavrı varsa, ona 'erkek' denmiyor. ibne deniyor. 'iğrenç!' ifadesi, jest ve mimiklerle bir olunca, iğrenç olan asıl bunu söyleyen kişi oluyor farkına varmadan. Amma velakin, kadınlığı ve erkekliğiyle 'gurur duyan' bireyler, toplumun bir başka kısmını toplumdan dışlama ktan geri kalmıyor pek çok yerde .Bir bireyi tercihlerinden ötürü yargılayacak pozisyona ne zaman geldik? Bu hakkı kendimizde nasıl görüyoruz? Nasıl da etiketliyoruz insanları. " Bunun ciğeri bozuk, at, sıradaki, ıyy kaç aidsli bu dokunma,şuna bak yahudi bunlar tarihte hep ayakbağı oldular halbuki kökünü bi kurutsak şimdi böyle mi olurdu, zenciye bak tipinden belli hapçı." Gey,lezbiyen,AIDS'le yaşayan,kürt,yahudi,ermeni,arap,transeksüel,siyahi isen jestler ve mimikler ya iğrenme,ya nefret etme,ya korku,ya da 'ben bilmem' ifadesini bürünüveriyor. Farkında değil misiniz, o bir insan, şu an ya sizin gibi sohbet ediyor, ya uyuyor,ya yemek yiyor, ya sevgilisiyle öpüşüyor,ya film izliyor,ya dişlerini fırçalıyor,ya da canı ne isterse onu yapıyor.Hayatta doğrular ve yanlışlar değil, tercihler vardır.Ya da doğuştan gelen kimlikler.Bunlar bir yük değiller, onları yük yapan önyargılar ve ayrımcılık.Farkında değil misiniz?Bu ayaküstü yapılan önemsiz sayılan sohbetlerle dahi, bir insanı toplumun uzak bir köşesine atıyorsunuz .Halbuki bunlar sahip olduğunuz herhangi bir özelliktir.Aynı, kaşınızın üzerinde gözünüzün olması gibi.Bu kadar hepsi.Büyüten mevzuyu önyargılar.
1 Aralık Dünya AIDS Günü'nde Taksim'de yaptığımız yürüyüşte, "Önyargılar HIV'den çok daha tehlikeli bir virüstür." yazısını penceremin önünden ayırmıyorum.Orada olması, hep aklımda olmasını sağlıyor hissi.Görünür kılarak, farkındalığı arttırmak gerekli. Önyargıları bir kenara bırakıp, insanlara bir şans vermek gerekir. Yaşayan Kütüphane'nin söylemi gibi, "Kitabı kapağına göre yargılama." .
Gündem dışında değil bu konu, aksine İsrail'in yardım gemisine baskını ile daha da şiddetlenen bir konu. Profillerde, Hitler yanlısı imajlar ve sözler paylaşıp, çareyi öldürüp kök kurutmakta gören kimselerle tartışmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yahudileri öldürmek isteyen, onlara saldıran insanlar sokaktalar. Ayrımcılık, yüzünü cinsel tercihlerden kimliklere çevirmiyor, aynı anda hepsine birden bakabiliyor.Geyleri, kürtleri, yahudileri asıp keserek "iyi" toplumun yaratılacağına inanılıyor hem de delicesine. "Öldürmek" kelimesini ne kadar da soğukkanlılıkla ağızlara alıyoruz. Ne kadar kolay asıp kesmek.Yapılabilecek onca şey varken, bir insanı, bir toplumu ebediyen susturmanın en "temiz" yol olduğunu düşünecek kadar ne zaman vahşileşti insanlık.
Öfkeliyim. Yerimde duramıyorum. Yapmak istediklerim var. Çıkıp anlatmak ve gözlerdeki o kin dolu perdeleri açıp güneşin girmesini sağlamak gerek.
Birşey yapmak gerek. Ayaküstü sohbetlerle insanları tercihlerinden ötürü laflarınıza alet edecek seviyeye geldiyseniz, bu çok tehlikeli bir durum, lütfen kendinize bir kez daha dikkatle bakın. Bu yaptıklarınız, bir başka insanın yaşam alanını daraltıyor, yaşayamıyor. Bunu göze alabilecek kadar gözünüzü bürüdü mü perdeler? Perdeleri kaldıralım. Ne anlamı var.Ne anlamı var?
m.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)