zaruri midir fuzuli midir

M- off..jehan barbur, çok güzel konser ama, sırtımı şöyle bi arkaya yaslamak istiyorum..
G- ben de..
Y- ben de ayaklarımı dikmek istiyorum..
H- ben de öpüşmek istiyorum.
Y- sus. seninki fuzuli, bizimki zaruri.
M- hahahaha...


diyalog.

pek çok hoşuma gitti efendim. fevkalade.

fuzuli ile zaruri'nin birbirinin iki zıttı kelimeler olmaları gerçeği ile yüzleşmemden ve öpüşmenin doğasından olmali ki, işte doğru tepki buydu, dedim.

öpüşmek, pekala da zaruri olabilir mi?
yoksa hakikatten mi fuzuli?

peki, öpüşmek fuzuli ise, jazz konserinden çıkıp harman dalı oynamak ve bu motifleri thriller'a uyarlamak neyin nesidir?

peki,
1 kadeh şarap > 3 kadeh şarap
etkisi yarattığında, sarhoşluk da anlam kazanmış olmuyor mu?
hani kadehlerce viski içip, bir hoş baş dönmesi dahi yaşamıyorken, bir kadeh şaraba tav olmak da neyin nesidir?

tav olmak:
etkilenmek
midir
yoksa
sinirlenmek
midir
?

bu yöresel anlam farklılıklarının sebepleri nedir?

sorun izmirlilerde midir, edirnelilerde midir?
yoksa sorun, laf olsun torba dolsun mevzularda mıdır?


öpüşmeye gelirsek,
fikrim o ki,
zaruri ile fuzuli arasında gidip gelen bir eylem olmasındandır ki, işteşliğiyle anlam kazanır. Eğer ki güzelse, sudan bile daha zaruridir.



Canlar,
sizi pek severim.
Bunca tezatlığı bi geceye sığdırabilmemizdendir ki,
hem ağlar hem gülerim.

seviniz, sevininiz.



öperim pek zaruri



m.

yağmur sonrası

jehan barbur'un neden şarkısı, kendini üzmeye meyilli bünyeyi alt üst etmeyegörsün gece gece..

merhaba üniversite..yine mi geldin, hoşgeldin..pek anlaşamıyoruz senle, ancak, birbirimizi sevmeye çalışırsak, ikimizin hayatı da daha dayanılabilir olacaktır. tolerans göster bana, beni bilirsin.. ben de seni sen yapan herhangi bi konu hakkında ileri ve ileri konuşmama kararı aldım, için de dışın gibi olsa.. tahamül edilebilir olurdun.. ama boşver.. konuşmayalım bunları.. sevdiğim yönlerinden bahsedelim, sevdiğin yönlerimden.. 2 gün bu ilişki için yeterli..

okul değil mevzu..
bu kadarı benim için çok fazla..


yorgunluktan mı bu halim,
düşünmek bile zor..
kelimesiz geldiğim
fikirler yol almaz..
dağınıklıktan mı bu halim,
durulmak artık zor..
geçmişte bitirdiğim
hüznümde hal kalmaz..
...



m.

solelim

Sol elimi kullanmaya başladığımdan beri, aklım karışmaya başladı. Onun bu sersem hallerini seyrederken çok eğleniyorum.



m.

sayın tanrıya kalsa

Pek fazla şiir okumasam da, cemal süreya'nın şu mısrası gözüme ilişiverdi.. böyle alaylı isyanları sevmemden mi gerek, bilemedim..

"..Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah, daha neler.."




m.

page one

Lemon jelly , page one

Imagine if you can what it is like to have no posessions at all.
Nothing. Very few people are able to imagine such a thing, to have nothing at all.
Well let us, you and I, try to imagine something a hundred times harder.
Not just to have nothing at all, but when there was nothing at all.
The very beginning of time. The dawn of history. Page one.
Nothing at all.
The earth itself with out form, and void.
Only an emptyness, formless, a dark endless waste of water.
No living thing, no plant or tree, no bird or animal.
Nothing.
This is before people. Before anything at all. A void. Sitting silent.
Still.
And then...

Nothing.

var

kafanızın içinde minik parlak lambalar yaratan eğitişimlerden sonra derler hep; sabah uyandığınızda ne hayatınızın ne de dünyanın değişeceğini zannetmeyin.

bu bir tür, motivasyonun yüksek ii bi gazsın eyvallah, ama şu kapıdan çıktığında dünya aynı dünya olucak,ona göre. zannetmeki değiştirmek kolay mevzu. ama görüyosun ki, değişmek düşünen yerlerinden başlayıp gören konuşan koku alan duyan hisseden yerlerine yansıyor. ancak bu bir süreç. aman diim, hayal kırıklığına uğrama. sabırlı ama atak ol. pes de etme. olacak. zaman ve çabayla. aman diim, bugünleri unutma.

uzun bir süreci arkamda bıraktım madem, bu gece yatmadan az evvel durup dedim ki, gün bugündür.sabah uyanmayı bekleme. hayatın senle ilgili bölümü dünyada günler aylar ve onları usanmadan kovalayan yıllar önce değişim evresine girmişti. 'süreç'. aynı işlerin sarpa sarması gibi, düzene girmesi de bir sözcük kadar.


benim zamanım doldu. bu gece ışıklar söndüğünde, hissedilen o ki,bir hayat da değişti.söylentilere göre,zamanın en büyük mutlulukları beyoğlunda boğaza karşı bir odaya dolmuş. öyle büyük bir mutlulukmuş ki, tek kişiye fazla gelmiş. odanın sahibi, bu mutluluğu alıp büyütmeye karar vermiş. geceye, bunu artık yalnız yapmayacağına dair söz vermiş. o günden sonra, mutluluk, sevgiyle büyümüş ve masmavi denizlere karışmış. deniz o kadar görkemli ve o kadar büyüleyiciymiş ki, odanın sahibi onu içeri almış. uzaktan görüldüğü gibi olmadığını o zaman anlamış. sahip, mutluluğu masmavi denizde nefes alıp vererek büyütmüş. o gece, hayat değişmiş, dünya değişmiş. en uzak şehirlerde bir başka nefes uyandığında, dünyanın kokusunu almış. o gün, değişime inanmış. değişimine, o gün kendine bir şans tanıyarak başlamış.





m.

metamorphosis

odamda kafka'nın dönüşüm'ündeki böceklerden var. kitabı bir daha okursam, belki onları öldürmemem için bir sebep yaratabilirim.


m.

rasyonellik dışı

Solaklarla ilgili bi zaafım olduğunu söylemiş miydim ?
Bi de ayaklarımı çok beğenirim.
Yeni herhangi bir kelime,söz grubu,deyim vs öğrendim mi iki gün içinde alakasız bir yerde karşıma çıkar(başlı başına bir inceleme konusu olduğuna kendimi inandırdım.tuhaf boyutlara erdi napalım.)
Kısa saç tam bana göre.
Lütfen dans edin.



m.

bedri

rakı balık yapmaya çok müsait günler içindeyiz.
akşam oldu hüzünlendim yine'yi açıp açıp dinlemenin başka bir açıklaması olamaz.


m.

fools and kings

nature boy, david bowie ve massive attack söylerken, dinlenesi..



iyi dostlar olmalı etrafta.

üzüntüyü paylaşmak basit mevzu, çoğunlukla anlatmak için anlatırız, tavsiyeler bir kulaktan girerler, arada beyne uğrarlar, ancak beyin, öyle bir vaziyeti durumdadır ki; kapısını kapatmış içeride hüngür şakırt bağır çağır kendisiyle tartışmaktadır. bu yüzdendir ki; kulaktan gelenleri bir başka kapıya yönlendirir. gelenler, bir bekleme salonuna geçtiklerini düşünürken, kendilerini bir su kaydırağında bulurlar! aniden kaymaya başlarlar. yol, diğer kulaktır ki değişkenlik gösteren bir tınıyla ışığın geldiği yöne ilerleyip, günyüzüne çıkarlar ve onyüzbinmilyonbaloncuğa karışıp buharlaşıp yokolurlar... artık ne geldikleri yer mühimdir, ne gittikleri, ne de yaşam periyotları. kimileri çok ısrarcıdır, beyinden bile daha yüksek sesle kapıyı yumruklarlar. duyurana dek. beyin kapılarını kimi zaman açar içeri buyur eder günlerce bırakmaz bazen tartışır ve tartışır kayda alınmış ses gibi durdurup durdurup tekrarlatır hepsini ölçer tartar ve biçer ağlamaya ve bağırmaya devam eder sakinleşir de zaman zaman ve sonra hepsi biter, bu içeri alınan gürültü, artık beynin bi parçası olmuştur. onu en sevdiği koltuğa oturtur, günlerce izler. gitmesini istemediği bi dosttur ses ve ilham verir hayatına. ses, yaşam periyoduna devam eder ve yaşlanmaya da... kimileri ölümsüzdür, ancak hiçbiri ilk günkü gibi diildir. o ilk günlerde koltukta sürekli espriler yapan atıp tutan asla'lı cümleler kuran büyük kahkahalar atan gürültü bulutu, zamanla bilgece bir durgunluğa bürünüverir. kimisi vakti dolduğunda ölür, kimi ölmek için beyni bekler, kimi bigün kapı dışarı edilir su kaydırağıyla başlayan hazin sona doğru, kimisi en sevdiği koltuğu birine kaptırır, kimi evlenir koltuğa sığmaz. Sözüm o ki, zamanında ölçülüp biçilip fikre dönüştürülüp benliğe katılan tavsiyeler silsilesi, hayat devri süresince devinim içindedir. İnsan, devinim içinde olmalıdır. Bu yüzdendir fikrin tavrı tutumu. değişir, değişmelidir. yeni sesler ve görüntülerle..

Bir tavsiyenin serüvenini dinlediniz. Şimdi konumuza geri dönüyoruz.

İyi dostların üzüntülerle pek ilgili olmadığını düşünmekten kendimi alıkoyamam, pardon. Zor olan mevzu, sevinmektir efendim. bir kimse karşınıza geçip gözlerinin içi gülerek, dudakları gülümsemekten bir çizgi haline dönesiye, elleri kolları ve parmakları havada anlamsız daireler çizerken, zıplama efektine yakın bir biçimde dizlerinin üzerinde sallanırsa ve size bir kere bile takılmadan o an yaşadığı en büyük mutluluğu anlatırsa, buna en az onun kadar sevinmektir zor olan efendim. yani, beynin tüm kapıları açıkken, çoğu kapıdan kafasını uzatıp sinsi bakışlar atarak keyif kaçırma planları yapar iken, odaya girip dans etmektir mutluluk paylaşmak. bağıra bağıra şarkı söylemektir, zıplamaktır, sarılmaktır, öpmektir, sonra yeniden dans etmektir. kapıda dakikalarca dikilip giriyorsa içeri birileri, beyin tüm mutluluk sarhoşluğuna rağmen o gün hisseder. anlar.. mevzu bundandır ki; dans etmek, şarkı söylemek, zıplamak ve bağırmak dost beyinle yapıldığında pek hoş olur. giderek kalabalıklaşan ve müziğin ritmini arttırdığı harika bi partidir olan. tuhaftır, kimileri bu partiyi maskeli balo sanıp kapının önünde tuhaf kıyafetleriyle eğlenir görünürler. bu yüzdendir ki, kapıları sonuna kadar açık bi kapıya girmekten çekinen seslere dikkat etmek gerek. içeridekiler dosttur bana. öyledirler.

Dostlar üzülünce üzülürüm ki, napsam da geçse bu hali, die düşünür dururum. sesimi kulaklarına gönderirim de, çığlıklarla diğer kulaktan gökyüzüne uçtuklarını gördüğümde devam etmem.. isterim ki ayağa kalksın ve silkelensin. dimdik dursun ve gülümsesin. hayatta başka değerlerin olduğunu görsün. yarattığımız minik ve kurmaca dünyalarımızın bir balık akvaryumundan farklı olduğunu anlasın, koşsun koşsun koşsun ve sonunda özgür olsun.. dertler ve tasalar, insanlar ve hayvanlar, doğrular ve yanlışlar, yargılar ve karmaşalar, düşünceler ve kavramlar peşini bıraksın ve hayatın renkli yönüne dokunsun. unutsun, atlatsın, mutlu olsun...

Belki de çünkü, meltemin beyni işitsel değil, görsel iknalara açıldığından. yaşamak, en etkin yol olduğundan, buna inancından. yargılanmaktan hiç hoşlanmadığından. bir de, mutlu edince olanlardan.

iyi dostlar hep olmalı. farklı şehirlerde. özlediğin insanlar olmalı etrafta. deliler gibi gülmelisin, çirkince ağlamalısın, ya da arada bi sıkıntıdan susmalısın, sonra seni tutup kolundan 'hadi gidiyoruz,toparlan!' dediğinde şüphe diil merak duyarak onu takip etmelisin, bir süre sonra yola çıkma sebebini bile unutup koşarken suratına bakıp bi gülümsemen yeterli olmalıdır ona, çünkü gülümseyince gülümsetebilmeli insan.

iyi dostlar vardır yok değil.
hırsların,
kıskançlıkların,
bencilliklerin,
dolduruşların,
yalanların,
onları alıp götürmemesi dileğiyle..



aksi taktirde, yaşanılmaz buralarda efendim. bayılırız sıcaklardan. ölürüz uykusuzluktan ve ağlarız yalnızlıktan.





m.

off! böcek

Off!
Sinekkovar Losyon
Uçan haşereyi sizden uzak tutar
100ml


Yarın hava sıcaklığı 45 derece olacak. Hissedilen 53 derece. Lütfen evlerinizden dışarı çıkmayınız.


Servis sabah 7.00'da McDonalds'ın önünden alacak sizi.


Geceleri çok sıcak ve sivrisinekler var, camı açınca içeri girip beni yiyorlar öyleki bitiyorum, camı açmayınca da yarım saatte bir kabus görmüş gibi birden zıplıorum sırılsıklam, sıcaktan. Bi de uyumam lazım erken kalkmak lazım. Neyseki off aldım,kontakt lensten sonraki en iyi icat olabilir.

bütün camlar açılsın, bu gece uyuyorum!

sivrisinek,
yavrum,

neden varolduğunu hiç anlamadım.yine de bunu dert etmiyorum.yaşa.ama biliosun gece yemek yemek hoş bi tutum diil.üzülürsün.beni diil kimseyi yeme.bu gece buna kalkışırsan, seni zehirleyeceğimi çekinmeden söylüyorum.artık yeter.yine de seni anlamaya çalışıyorum.sinekkovar losyonun, insankovar versiyonu tartışmalı olabilirdi.ama sen bunu hakkettin.ben uyuyorum.senin de çıkman için tüm pencereler açık.burdan lütfen..saygılar.


uykusuzluk neler yaptırıyor insana.


m.

Bella Ciao

Haftada birkaç öğün, Goran Bregovic ve Modena City Ramblers dan Bella Ciao yu dinlemek ruha iyi geliyor efendim. Bırakın, gidelim!


m.

No pasa na!

'how i wish, how i wish you were here...'

yeni aldığım siyah çantamın rengi, güneşten soldu. dert etmiyorum, aynı birkaç zaman önce, en sevdiğim ayakkabılarımın çıkmamak üzere kırmızıya boyanmalarını dert etmemem gibi.ayakkabılarıma yüklediğim anlam ne büyüktür. birgün bir kitap yazsam, hikaye anlatıcım ayakkabılarım olurdu. gözlerim ve zihnim pek çok detayı kaçırmış olabilir ancak ayakkabılarım, hiç zannetmiyorum.sorarsam söyleyemezler sanıyor olabilirsiniz, fakat, dil hislerle ilgili mevzularda her zaman yetersiz kalmıştır.bir yolunu bulurum, her zaman yaptığım gibi...

3 haftadır rüya görüyorum. rüya o ki, bir koca sırt çantası,birkaç şehir haritası,biraz para,bir de iyi dost alıp yanıma, atlayıp uçağa Madrid'e uçmuşum.1 gün hostelde kalıp,başkenti gezip tozmuşum.Madrid, bir başkent sıkıcılığında yaşayan bir şehir olarak aklımda yer edinmiş.Bir de ingilizce konuşamayan bir nüfus.Yine de sevmişim.Sonra dostla otobüse atlayıp, Ciudad Real'e,Almaden'e gitmişiz.Yolculuk boyunca ürpermiş durmuşum.Yolun sonunun varacağı yer ile ilgili kaygılardan gülsek mi ağlasak mı bilememiş; 'ya orada ingilizce konuşabilen sadece ikimiz varsak?hahaha...' demiş,sonra susup bir düşünmüş,acabalarla yine gülmüşüz..Almaden'e vardığımızda, esprilerimizin gerçekliğiyle yüzleşince,Barselona'ya kaçış planları içine girmiş, ancak paramız olmadığı için kuyruğumuzu kıstırıp, ispanyolca-ingilizce sözlüğümü elimize alıp onların dilini konuşmaya çalışmışız.İlerleyen günlerde dil sorun olmaktan çıkmış.dil, hiçbir zaman asrın sorunu olmayacaktır.

eddie vedder, society..

(özel sektör hariç.o başka bir asır.ben gerçek dünyadan söz ediyorum.hani,nefes aldığın için gülümseyebildiğin,gözlerini hiçbir detayı kaçırmak istemediğin için sonuna kadar açtığın,konforu hayati öncelikler listesinin en sonuna koyduğun,sıcaktan bunalıp bi bira açtığında tüm yorgunluğunu unuttuğun,dostla yolun ortasında deliler gibi tartışıp 5 dk sonra hangi tarafa gideceğinizin belirsizliği üzerine espriler yapıp kahkahalarla güldüğün,sorumluluklarını birsüreliğine rafa kaldırdığın,özgür olduğun,zevk aldığın,yaşadım diyebildiğin hayat.rüya efendim işte.)

Gulag Orkestar.. -fon-

2 hafta daha çabuk geçebilir miydi bilemiyorum..16ispanyalı,1fransalı,1morokkolu,2türkiyeli genç..insanoğlu, zamanın uzunluğuna ve kısalığına bakmadan sorun yaratıp çözüme ulaştırabilen bir yaratık.veyahut; zaman, insanoğlunun uzun ya da kısa algısına bakmadan içinde çözümlerini de barındıran bir sorunlar silsilesi. veyahut; siz ne derseniz o..Ben, deneyimlerin,düşünebilmenin,beklentilerin,varolanın,gerçeklerin,farklılığın,sıcağın,boşluğun,eğlencenin,havuzun ve yemeğin beraberinde nice oluşumlar getirdiğine inanıyorum.sorun yaratıp çözmeyi kimileri sever.dakikalar da kimi zaman pek süratli akar.sonuçta,ayrılırken hepimiz ağlamak üzereydik. ben kendimi çok tuttum..

3 gün barselona..gördüğüm en güzel şehir,3 gün barselonayı köşe bucak gezmeye yetti belki ancak,daha nice 3 günlere ihtiyaç vardı.ordan ayrılmak,sevgiliden ayrılmaktan beterdi.çok mu arabesk oldu bu?e öyleydi efendim ben ne diim.şehirlere aşık olmak gibi pis bir huyum var,içimdeki bu tutkuyu başka taraflara yönlendirirsem belki mutlu bi sevgili de olabilirdim.ancak pek tercih etmiyorum.şehirler insanlar kadar açgözlü ve bencil olmadığından olmalı,onlar için ödün vermekten çekinmiyorum.beni sömüren barselonanın pahalılığı diil, avrupa birliğinin vergileriydi.gördünüz mü,suçlayacak bir başka oluşum her zaman var şehirlerde.ancak bir ilişkide duyguları sömürmekle kapitalizmi suçlayamam.fikirlerimi değiştirebilecek olan biriyle sohbet etmeyi çok isterim.(ürünlerimiz değişim garantili değildir.bilginize.)

sözüm o ki, rüyamda barselonayı pek sevmişim.sonra madrid'e dönüp, chupatados oynayarak tüm günü geçirmiş, uçağa atlayıp istanbula geri dönmüşüm. gözlerimi açtığımda beyoğlundaydım. sırtımda bir çanta, cebimde beş kuruş para,elimde yıpranmış bir harita,yalnızdım.istanbul ertesi günü beni hızlı çarklarının içine alıp evirip çevirdi.3 haftalık ispanya rüyasının ardından, bürokratik işlemlerin peşinden koşup,istediğimi elde ettim.şimdi de igneadada 5-6günlük tatile devam..

uyumak ve rüyalara dalmak istemek, kültür çatışmasının bir getirisi olmalıydı. ancak bu kez o kadar da çatışmadım efendim.o kadar da yaşanılmaz bir yer diil buralar..öyleki, bu kez özledim dahi..haftaya işe başlıyorum,Nivea..güzel bir karşılama,gülümseyen güzel insanlar..umarım devamı da gülümseyerek geçecektir.gurur hissettiğim..mutluluk..huzur..rahatlık..özgürlük..motivasyon..güven..güzide duygular..

sırada Prag var, bir 3 gün dahi olsa..turist olmak güzel.
Dostun dediği gibi, 'ben yaparım. bana kimse bişey diyemez.turistim sonuçta.no hablo espanol.'

:)

dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir sorumluluğun olmadan yaşama fikri güzide.ancak ne denli zaman geçirirse, o denli ait oluyor insan.aidiyetle ilgili söylenecek sözler olsa da, internet kafeden yazmak yeteri kadar bunaltıcı. gidip bir bira içmeli...

espana me mata..





m.

mavilog

- nasıl biri?
- mavi.
- nasıl yani?
- o kadar.mavi.
- ?
- ahh biliyorum. unut gitsin, hadi gidelim.
- ya anlatsana!!
- hadi dedim...
- peki sen bilirsin ?..
- ee nası gidio anlat bakalım
- ii ya napim geçen ne oldu.....
- ...

her yer mavi..




m.

otur otur nereye kadar

masabaşı işin en ehemmiyetli tarafı totonun üzerine çok yüklenilmesi. hesapladım da, tamı tamına on beş saat oturma eylemi, günde. bu masabaşı iş totoyu yorar, söylemesi. biraz da ayaklara yüklenmek lazım. bacaklara. sadece köpeklerin koşması gerekmiyor olmalı. pekala da insanoğluna da gerek. belki de köpek, bu eylem için sadece bir araçtır. koşma eylemi. bilemedin yürüme.

saha nasıl acep? denemek lazım.



m.

şok

10:57

İş yerinden yazıyorum. The Who “Baba O’Riley”i hem çalar hem söyler iken ben de bir yandan ‘Sömestrda Prag’a gitmek istesem mesela biletleri ne kadardır şimdi ki acaba hı?’ gibi hayallerde idim(Kafka’nın evini görmekle ilgili takıntılarım var. Görmeden gitmeye pek niyetli değilim.)(bu arada evt. Boş boş oturuyorum şu an.bi depoya gitsem fena olmicak ancak bunu da öğleden sonraya erteledim.)baktım 180€. Dedim ‘yuh, bi de 1 ay önce alsak ne olucak yani?’ hele THY anbean değişen ücretleri ile beni bir benden alıyor, sormayın. Rezervasyon yaptırıyorum, bi daha dönüp fiyatlara bi bakıyorum, 1 gün öncesi ya da sonrasının fiyatları düşmüş!! THY deli misin, ben rezervasyon yaptırıyorum fiyatlar yükselmeden bu fiyata alim, ayrıca koltuklar dolmasın,fikirleri ile, şu senin yaptığına bak. Garanti müşterini de kazıklıyorsun yahu. Ben dakika başı ücretlere mi bakacağım. Lütfen yapma bunu lütfen. Ben de rezervasyon yapıp yapıp iptal ediyor ve dilediğim fiyatı görünce orada kalıyorum. Neden yapıyorsun bunu THY, niçin söyle bana.

Neyse efendim, Prag önümüzdeki şubat için 180€ eğer şimdi alınacaksa biletler. Yok ben Paris’e gidim derseniz, o da aynı. Küba’ya gidicem der iseniz, 1000€’dan başlıyor. Evet yanlış duymadınız 1000€.

Param olunca Küba’ya gitmezsem, diye çırpınıyorum. Bu internasyonel hareketler hiç hayra alamet diil meltem yavrum. Ancak ne kadar da güzel olurdu Küba’da olsak şimdi, olmaz mıydı? İspanyolca öğrenmemin sebebini soruyor kimseler. “Neden almanca değil? Halbuki mesleğin için almanca öğrensen daha iyi olurdu. Ya da Rusça. Endüstri’de bu iki dil çok kabul görüyor. Olsun üzülme, İspanyol şirketleri de var.” Adeta sırtım sıvazlanıyor, şu an sırıtıyorum. Ben de dil konusunda mesleki bir kaygı taşımadığımı, sadece hoşuma gittiği için öğrenmeye başladığımı söylüyorum. Endüstriyi bilemem fakat, dünyada çokça kabul gördüğü kesin, diyorum içimden. Önemli olan iletişime geçebilmek, kültürleri ilgimi çekiyor filan falan. Ama çıkış noktasını hiç paylaşmamıştım, paylaşayım. Asmalı Mescit'te, Cuba. Salsa yapabiliyorsanız koşun. Ben yapamıyorum ne yazık ki (Şu dans konusunda yetilerimi biraz zorlasam fena olmayacak. Neyse, ayrı bir mevzu.) Bir Estiem aktivitesinde katılımcılarla beraber gittik de bir Kübalı grup sahne alıyordu. Tanrım ne harikaydı. Sonra ‘Hasta Siempre’ yi söylemeye başladı Kübalı abi. Bildiğimiz kadarıyla eşlik ettik ettik, ben ise bir duygu yoğunluğu içinde büyülenmiştim hem dilden hem şarkıdan. Sonra İspanyolca öğrenmeye karar verdim. Hasta Siempre’nin çıkış noktası olduğunu söylemiş olsam, insanlar gülebilir, saçma gelebilir, ya da tepkisiz kalabilir. Mühim diil, ancak ciddi ciddi sorduklarında benim gülesim geliyor efendim. Neredeyse tutamıyorum kendimi. Kariyer için mi konuşuyoruz artık dilleri, hayır efendim hayır. Bendeniz anlamak istiyorum insanoğlunu. (Tabi bu tembellikle anlamam ne denli uzun bir süre alacak bu da ayrı bir konu. Olsun ofiste bile çalışıyorum(motive ol yavrum motive ol). )

Uçak biletleri ve dil üstüne kafa yorarken yeşil pasaporta geçiş yapmak istiyor zihnim. Şu ülkede, memurların(O da belli bir ‘hizmet’in üzerinde isen) nadir avantajlarından biri yeşil pasaport. Bakınız Çin’e dahi vizesiz gidiyorum. O da bişey mi? Mısır, Peru, Belçika, İtalya,Hollanda, İspanya, bıdı bıdı…. Sadece ABD, Kanada, İngiltere,Yunanistan,Bulgaristan,Rusya ve Portekiz dışı tüm ülkeler. Bencillik yapıp hoplayıp zıplıyor sevincimi belli etmeye çekinmiyorum. Fakat zihnimin sorguladığı şeyler yok değil. Neden ABD ile başlayıp Portekiz ile biten ülkeler yeşil pasaportu tanımıyorlar 1. Diğerleri neden tanıyorlar 2.Yunanistan’a da artık yeşil pasaportla geçiş yapabilecekmişiz, noldu da birden eyvallah geçebilirsiniz dedi yunanlı amcalar teyzeler 3. Neden sadece kadınlara veriliyor bu pasaport, erkeklerle zorları ne, bunu neden çıkıp kimse anlatmıyor, neden bir erkek de çıkıp ‘neden kadınlara hay hay da bize bay bay’ demiyor 4,5,6,7. Neden sadece memurlar, yani mesela esnaf da bu ülkeye hizmet etmiyor mu 8,9. Yani ya diğerleri 10? Peki ülkede hatrı sayılır bir memur nüfusu var ve onların hatrı sayılır bir kız çocukları topluluğu var iken, ne gerek var vizeye 11. -Tabi bu soruları cevaplarıyla beraber sunabilseydim şu an daha verimli olabilirdi. Bir başka gün cevaplarını da yazayım.-Yeşil pasaportumu kullandığımda kendimi “Avrupalı” gibi hissediyorum. Sanırım benim için Avrupalılık vizesiz seyahat anlamından öteye gidemiyor. Oysaki topraken avrupada doğdum,büyüdüm,yaşıyorum. Bizim insanımız bi başka canım, demekten öteye gitmiyor söylemlerim fakat bunun da toprakla bir ilgisi olduğuna inanmıyorum. Küçük şehirlerde büyümek insana güzel değerler katmıyor değil. Mesela güvenilir bir yerde yetişiyorsunuz ve bencillik bir süre uzak duruyor size çünkü korkmuyorsunuz . Korku olmayınca da, tedbirli olmanın gerektirdiği birtakım şüpheci duyguların esiri olmuyorsunuz. Sonra büyük şehre gelince dumur oluyorsunuz ama. Bu da ayrı bir konu. O elit Avrupalı tanımına olan bakış açım da.Başka bir zaman artık…

Uçak biletleri, İspanyolca, yeşil pasaport, Avrupalılık gibi başlıkları daha çok birbirine karıştıramazdım galiba. Biraz dağınık oldu ancak elden ne gelir efendim. Neler neler söylenir daha, halbuki şimdi yemek vakti geliyor. Şimdi oturup konuşsak bunları biraz da, bira içsek şimdi tam yerindeyken ben. Sohbet etsek. Bu yazdıklarımı da yayınlayamıyorum, ofisten blogspot adresi güvenli olmadığı gerekçesi ile kapalı. Tuhaf…

Neyse, bir gün Küba’ya gidersem, okurum da gülerim.

Yazımı Pink Floyd- High Hopes ile bitirmeyi uygun görüyorum. Kim görmez ki..


m.

11:37

rutin

05:30 - 19:30 = 14 saat --> işe gitmek ve dönmek arası geçen süre
20:00 - 21:00 = 1 saat --> yemek
21:00 - 00:00 = 3 saat --> 3 saat
00:00 - 05:30 = 5 saat 30 dk --> uyku
05:25 - ...
"
"


3 saate isim vermek için uykulu beynimi zorladım fakat uygun bir söz öbeği bulamadım. bu saatleri yazarken ve yaşarken kendimi biraz sıradan hissediyorum. para kazanmak zor iş imiş.hoş kokusunu dahi alamıyoruz ya neyse.bir de 'sosyalleşmek' bir çeşit zırvalama hissi uyandırıyor bu aralar. bu tempoda en sosyal faaliyet aile saadeti. bünye 14 saatin ve yemeğin üzerine mayışıyor ve ne derseler ya gülüyor ya somurtuyorsunuz. 1.si hoş karşılanıyorken, 2.si pek tutulmuyor. huysuz diyorlar.

ah, bi de kitap okumaca var. yollarda kitap okuyanlar furyasına ben de katıldım. 60lar türkiyesi ve sineması, iyi gidiyor yollarda. mesela nouvelle vague, fransız yeni dalga sinemasıymış. oysaki sevdiğim bi gruptu sdc. sonra, 27 mayısın etkilediği onca şeyden biri de türk sinemasıymış. 'toplumsal gerçekçilik' akımı doğmuş. büyümeden, ölmüş.avrupada sanatsal film denen sinema da bir nevi pazarlama stratejisi gibiymiş. düşük maliyetle çekilip, elit tabakaya sunulan. ticari başarı kimi zaman başarısızlık sayılabiliyormuş.daha neler neler..

uçak biletleri niçin bu kadar pahalı? cevabını bilmek istiyorum... pekala da 30€olan bilete neden bir de 20€ bavul ücreti biniyor..ne anladım ben bu işten?? anlamadım..

sanmayın şikayetçiyim bu arada içinde bulunduğum koşullardan.

ses etmiyorum.

ama uyku..sana çok ihtiyacım var,duy beni. günde 5 saat uyku yeterli değil efendim. benim hala boyum uzuyor iddia ediyorum. süt içmeye korkar oldum, uyuyup kalıcam diye.

ama şikayet etmiyorum..edersem çünkü, şuursuz suçlamalarıyla karşılaşabilirim.ya da yer değişikliği teklifleri alabilirim.iyi bi durum.fakat ya uyku?...ya o adını koyamadığım 3 saat?..

etmiyorum efendim şikayet..

etmiyorum..

çünkü aklım düşünce üretemiyor yorgunluktan, üretebilse belki.

söylemeyi unuttum.kitabın adı 'Ulusal sinema kavgası' Halit Refiğ...zamanın yasaklı kitaplarındanmış. okumalı..

ama şimdi..uyumalı..

6 saat.



m.

ayrımcılık üzerine

Tom Waits'in Fight Club ını dinleyerek yazmaya karar verdim. 'Söylemesem çatlarım.'ın 'Yazmazsam çatlarım.' versiyonu ile karşınızdayım. Biraz içerlenmiş bir halde..

Olayı mı yoksa durumu mu yazarak başlamalıyım karar veremiyorum. Biraz sivri dilli olabilirim. Ancak lafları sekiz kere düşünüp ağızlardan çıkarmaya mecalim yok, gelişine bakalım.

Ayrımcılık çeşit çeşit değildir, tektir, diyerek başlanılabilir.

Ayrımcılık tektir. Gruba özgü bir ayrımcılık kabul edilebilir bir seviyede değil benim için. Ve bu fikirde yalnız olmadığımı da hissediyor, biliyorum. İnsanları cinsel tercihlerine, dinlerine, dillerine, renklerine, toplumsal statüsüne, üstüne başına, hastalığına sağlığına göre önyargılarla sarıp sargılamak ve arkalarından tonlarca laf etmek, kaldıramıyorum. Adeta bana söyleniyormuş tüm bu çirkin sözler gibi hissediyorum, keyfim kaçıyor.

Yan masamda,bir muhabet. 2 kadın, 2 erkek. Arkadaşlarım. Gey olduğunu düşündükleri bir başka arkadaşım hakkında atıp tutuyorlar. Biri hakkında dedikodu yapılan kişinin adını anımsayamayınca, diğeri 'top olan' diyor ve artık anımsayan kişi 'hee..' diye yanıt veriyor. Bahsi geçen kişiyi yıllardır tanıyor ve seviyor sayıyorum. İçerleniyorum. Çünkü, yıllardır tanıdığım bir arkadaşım hakkında başka arkadaşlarım yargısız infaz yapıyor. çünkü, bu kişiyle tek bir kez dahi aynı masaya oturup sohbet etmeden, onu dinlemeden, tavırlarına ve giyimine bakarak, zaman geçirmek için yaptıkları geçiştirmelik sohbetlerine adeta malzeme ediyorlar. Gey olduğunu düşündükleri bir gençten, insan dışı iğrenç bir objeymiş gibi bahseden ve sosyal hayatına dair ahkam kesen bir grup üniversiteli gencin varlığı. Bu kişiyi, masa başı sohbetlerinde dahi hayatlarından dışlayan, laflarının nereye gideceğinin farkında gerçekten olmayan.Bilmiyorlar ki, ağır eleştiri toplarına tutup üstüne kahkahalar attıkları insan,dürüsttür, iyi niyetlidir.Yaratılıştan gelmeyen hırs,ikiyüzlülük,gözüdönmüşlük onda yoktur.İyi arkadaştır,dosttur.Zor zamanda hep yanındadır.Sever,değer verir.Bir de kötü biri olduğunu düşünelim: Karakterinin hoşa gitmeyen yanları olsa dahi, kapağına bakıp 'gey,iğrenç'yakıştırması kabul edilemez. Bir de gey olduğundan emin olalım: Olalım.Nolmuş! Ne var!Toplumumuzda 'erkeklik' öyle bir abartıdır ki,pipin olunca noluyor efendim, demek istiyorum. Noluyor? Feminen bir görünümü ve tavrı varsa, ona 'erkek' denmiyor. ibne deniyor. 'iğrenç!' ifadesi, jest ve mimiklerle bir olunca, iğrenç olan asıl bunu söyleyen kişi oluyor farkına varmadan. Amma velakin, kadınlığı ve erkekliğiyle 'gurur duyan' bireyler, toplumun bir başka kısmını toplumdan dışlama ktan geri kalmıyor pek çok yerde .Bir bireyi tercihlerinden ötürü yargılayacak pozisyona ne zaman geldik? Bu hakkı kendimizde nasıl görüyoruz? Nasıl da etiketliyoruz insanları. " Bunun ciğeri bozuk, at, sıradaki, ıyy kaç aidsli bu dokunma,şuna bak yahudi bunlar tarihte hep ayakbağı oldular halbuki kökünü bi kurutsak şimdi böyle mi olurdu, zenciye bak tipinden belli hapçı." Gey,lezbiyen,AIDS'le yaşayan,kürt,yahudi,ermeni,arap,transeksüel,siyahi isen jestler ve mimikler ya iğrenme,ya nefret etme,ya korku,ya da 'ben bilmem' ifadesini bürünüveriyor. Farkında değil misiniz, o bir insan, şu an ya sizin gibi sohbet ediyor, ya uyuyor,ya yemek yiyor, ya sevgilisiyle öpüşüyor,ya film izliyor,ya dişlerini fırçalıyor,ya da canı ne isterse onu yapıyor.Hayatta doğrular ve yanlışlar değil, tercihler vardır.Ya da doğuştan gelen kimlikler.Bunlar bir yük değiller, onları yük yapan önyargılar ve ayrımcılık.Farkında değil misiniz?Bu ayaküstü yapılan önemsiz sayılan sohbetlerle dahi, bir insanı toplumun uzak bir köşesine atıyorsunuz .Halbuki bunlar sahip olduğunuz herhangi bir özelliktir.Aynı, kaşınızın üzerinde gözünüzün olması gibi.Bu kadar hepsi.Büyüten mevzuyu önyargılar.

1 Aralık Dünya AIDS Günü'nde Taksim'de yaptığımız yürüyüşte, "Önyargılar HIV'den çok daha tehlikeli bir virüstür." yazısını penceremin önünden ayırmıyorum.Orada olması, hep aklımda olmasını sağlıyor hissi.Görünür kılarak, farkındalığı arttırmak gerekli. Önyargıları bir kenara bırakıp, insanlara bir şans vermek gerekir. Yaşayan Kütüphane'nin söylemi gibi, "Kitabı kapağına göre yargılama." .

Gündem dışında değil bu konu, aksine İsrail'in yardım gemisine baskını ile daha da şiddetlenen bir konu. Profillerde, Hitler yanlısı imajlar ve sözler paylaşıp, çareyi öldürüp kök kurutmakta gören kimselerle tartışmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yahudileri öldürmek isteyen, onlara saldıran insanlar sokaktalar. Ayrımcılık, yüzünü cinsel tercihlerden kimliklere çevirmiyor, aynı anda hepsine birden bakabiliyor.Geyleri, kürtleri, yahudileri asıp keserek "iyi" toplumun yaratılacağına inanılıyor hem de delicesine. "Öldürmek" kelimesini ne kadar da soğukkanlılıkla ağızlara alıyoruz. Ne kadar kolay asıp kesmek.Yapılabilecek onca şey varken, bir insanı, bir toplumu ebediyen susturmanın en "temiz" yol olduğunu düşünecek kadar ne zaman vahşileşti insanlık.



Öfkeliyim. Yerimde duramıyorum. Yapmak istediklerim var. Çıkıp anlatmak ve gözlerdeki o kin dolu perdeleri açıp güneşin girmesini sağlamak gerek.

Birşey yapmak gerek. Ayaküstü sohbetlerle insanları tercihlerinden ötürü laflarınıza alet edecek seviyeye geldiyseniz, bu çok tehlikeli bir durum, lütfen kendinize bir kez daha dikkatle bakın. Bu yaptıklarınız, bir başka insanın yaşam alanını daraltıyor, yaşayamıyor. Bunu göze alabilecek kadar gözünüzü bürüdü mü perdeler? Perdeleri kaldıralım. Ne anlamı var.Ne anlamı var?




m.

ders çalışmak üzerine

bu ders çalışma işi hiç bana göre değil efendim.toto o sandalyede oturmaktan hiç memnun diil.kafa zaten başka yerlerde. gözler fıldır fıldır.sol el kaleme akrobatik hareketler yaptırıyor.ayaklar bacaklarla son derece senkronize sallanıp duruyor,sırt ise bu eğrilikten fevkalade rahatsız.bu ders çalışma işi hiç bana göre değil efendim.Uzansam,rüyalara gidiyorm,orası çok eğlenceli.geçen annesi bir çilekli pasta yapmış..

-

çoğu zaman, herhangi bir yerde, aynı anda, benle benzer hisleri paylaşan birilerinin olup olmadığını merak ediyorum. bugün vardı ancak dünya çok büyük ya da mesafeler boyumu aşkın olduğundan ötürü ben gidesiye hisler değişti. yakında olanları yokladım, zira yanlış adreslere uğradım, kapıyı açan pek olmadı. bakınız, çok tuhaftır. daha iyi birşeylerin beklentisinde olma isteğimi anlamsız kılan olaylar yaşanıyor dünyada. aynı zamanda, alıştıkça görmeye birtakım sorunları, gitgide bakan körlerden oluyoruz,ki körleşme yöntemimiz de kişiden kişiye değişiyor. bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş, lafı da nerden çıktı merak etmiyor diilim. bunu konuyla bağdaştıracak olursak, bir şeyi kırk veya türevlerinde söyledikçe, çölde su görme olayına bağlıyor insan. bunla da yetiniyor evet yetiniyor.suçlu kim ayrı bir mevzu. mucizelere inanmam çünkü uzun zamandır mucizeler olmuyor benim cephemde. olur mu öyle şey yağmurun yağması,bebeğin doğması,gülümsemek dahi mucize diyorsanız,benim karnım tok efendim bugün bu sözlere. mucize kelimesinin köküne, çıkış noktasına bakalım derseniz, bilmiyorum açıkça söyleyeyim. bildiğim birşey varsa, bu kelimenin insana boş umutlar katıyor olduğudur. herşey apaçık ortada iken, bir 'mucize' beklemek, bir insanın yapacak daha fazla birşeyi olmadığının resmidir. diil kırk kırkbin bile yetmiyor.

bugün bir gerçekti.

sabah uyanıp sık sık uyumak için zorladım kendimi.çünkü benim yıllardır uyandığımda ilk yaptığım iş,kaç saat uyuduğumu hesaplamaktır.o an için yeterli deil ise,söz konusu ne olursa olsun,uyumaya devam ederim.5 dk ya da 3 saat.mühim diil.sadece devam ederim.bu sabah da geçen günlerin yorgunluğu için bu kadar saat uyku az diip,uyuttum kendimi.zorla.uyanıp bi last fm üyesi oldum.kredi kartımı bu yüzden çıkartmıştım aylar önce, fakat çıkış sebebinden uzaklaşıp erteleyip durmuş, gündemimden çıkarıp atmışım. aylar sonra, başlangıç noktasına geri dönüp üye oldum.parasıyla.zaten parasız da bu değirmen dönmüyor-muş.yalan mı.sonra, okulumun bürokrasisiyle dolu bir gün devam edip durdu. 3 kat arasında inip çıkmalar, form doldurmalar,faks çekip onaylatmalar,beğenmedim bi daha'lar,bekleyişler,falan filan. sonra bitti, urban'a oturup film analizini yapmacaya devam.bi bira söyledim.koltuğumu paylaştığım kedi uyuyordu. kedilere karşı bi antipatim yoktur. bu da çok sevimliydi filan. sevdim biraz onu iken, rolleri değişmeliyiz diye geçirdim içimden.ahh nasıl unuturum.günün içinde bir de banka ziyaretleri,değiştirilen kartlar,çekilen ve yatırılan paralar mevcuttu. kedi yanımdayken de, adrese büyüteç'in raporunu okur oldum, sırf ilgimi çektiği için. bi yerlerine dahil olmalıyım mı acaba,derken,istanbuldan ayrılmama 10 gün kaldığını kendime yine hatırlattım. zamanın biteceği günü bilmek, insana ister istemez bir dur dedirtiyor. biliyorum yanlış.ancak bugün, kendimin üzerine gidemeyecek kadar anlamsızım.sonra,telefonum çaldı ve kötü haber.

o an, içinde bulunduğu ortamdan sıyrılıp boş boş bakıyor insan etrafa.'hey sen, naptığını sanıyorsun şu an.hayır ne konuşuyorsun.ne anlamı var bu anlattıklarının.neden bu burjuva yerinde poponu devirip karşındaki kadına kasıla kasıla yalanlar döşüyorsun.o sigarayı neden öyle içiyorsun.garson,gözünü masalardaki boşlara dikeceğine,bana bak.bi sorun var,anlamıyor musun.peki ya sen,sus,konuşmak zorunda diilsin.sokaktan geçen kadın,ne o sevdin galiba burayı.ben de çok severim.kendine özgüdür ve seni hiç şaşırtmaz.aa evet evet, muhakkak ona da söylemelisin o da gelsin buraya yok yok en iyisi beraber gelin.şip-şak.o çektiğin fotoğrafı göstermelisin herkese.ama gösterme.sonra ne özelliği kalır buranın.beyoğlunun arka sokakları,beyoğlunun arka..arkamdaki sen.kahkahalar atıyorsun.mutlu musun öyle görünmeye mi çalışıyorsun.kahve türlerinden konuşmak karşındakinin kültürünü katbekat arttırıyor devam et.daha derin bi sohbet olamaz şu saatte.hava hala aydınlıkken.peki ben,ben burada napıyorum.yarısını içtiğim birama dokunmak bile istemiyorum sanki ihanet edecekmişim gibi.sigarayla bi derdim yok elimin bir parçası sanki.çalan telefona koşmasaydım belki.onlara bakarken şaşkınlıktan ağzım açık mıydı bari.kelimelerin bommboş ve yetersiz kaldığı anlardan biri de bu muydu yani.ölmüş,dediğimde gözlerimden yaşlar gelmeseydi şimdi ve sonra kendime kızıp nasıl hissedemem önceden demelerimi.neden bana söylemediniz deil,neden ben hissedemedim.

neden,biliyorum.
çünkü bugün 'hayat'; para,belge,imza,bürokrasi,ödev,zaman,üyelik,sohbet,ve rapordu benim için.defterime alt alta sıralayıp bu kelimeleri yanına bi çizgi çektim.diğer tarafa tek bir kelime yazdım. ne zaman ağzımdan çıksa tutamıyorum denizi.

varoluşçuluk okuyup avutmalıyım kendimi belki. ordan çek bi Camus.Kafka mı?olabilir.

insan kimseyle konuşamıyor efendim.yeryüzünde kullanılan bir dille bu hisler ifade edilemiyor.sözüm odur ki,bugün,yaşamaktan utandım.olmuyor efendim.insan,kime kızacak onu bile bilmiyor.

m.

kelimeler üzerine

Sivil toplum,örgütlenme,katılım,talep etmek,gönüllülük,STK'lar,kar amacı gütmek-gütmemek,dernek,vakıf,platform,kooperatif,girişim,insan hakları,sosyal içerme,kadın,çevre,kültür-sanat,uluslararası af örgütü,tarlabaşı toplum merkezi,filmmor,greenpeace,iksv,avi,gülesin,laden,erhan,görüşmeler,sunumlar,tartışmalar,dinlemeler,bilgilenmeler,kafa yorma,farkındalık,fikir alışverişi,soru işaretleri,günlük değerlendirmeler,sigara,ekip,kadırga,çay bahçesi,tramvay,70KE,füniküler,tünel,beyazıt,çemberlitaş,sultanahmet,ara sokaklar,yokuşlar,sabah erken uyanmalar,akşam bitkin ve yorgun haller,politika,yurttaşlık,temsili-katılımcı demokrasi,politik bir duruş,savunuculuk,kampanya,hizmet,dert,örgütlülük-kamusal alan-'iyi'toplum,eşitlik,kapanış.

5 günlük Sivil Toplum ve Örgütlenme Kapasite Geliştirme Eğitimi bitti. Aklımdakileri cümleleştirecek kadar toparlayabildim aslında fakat uyku beni ele geçirmeseydi...

uyku,bira, patates, sosis,pencere, soğuk, kapamak, zor, daha iyi bir dünya mümkün.

m.

arpacık üzerine

Gözümde ne zaman arpacık çıksa, kendimi sefil,perişan ve yalnız hissederim. Sıcak sular ilaçlar makyajsız ve lenssiz ağrılı günler arpacıkla beraber hayatıma girer.gözlük takmak zorundasındır,ki gözlükten hoşlanmam-dünyaya bir dikdörtgenin ardından bakmaya bir türlü alışamıyorum.bu yüzden lensin en büyük buluşlardan biri olduğuna inanırım.gözü bozuk olanlar daha iyi anlayacaklardır-.

Duydum ki vücut direnci düşünce,normalde zarar görmediği mikrop ve bakterilerden zarar görmeye başlıyormuş bedenimiz ve bunlarla savaşamıyormuş.mikroplar rahat durur mu, hemmenn meltemin gözünü yemeye başlıyorlarmış.sonra melteme "sarmısak sür.kaşığı ısıt gözüne tut.hemen geçicek bişiciin kalmıcak." diyen iyi niyetli kimseleri dinlememek gerekirmiş-denedim.olmuyor efendim.acınız 2-3katına çıkıyor hatta.Ancak hak verilmelidir ki,can havliyle insan her yolu denemek istiyor.çünkü tedavisi,bikaç damla ilaç damlatıp göze,beklemek.beklemek ne zor bir süreçtir.sefil,perişan ve yalnız hislerinize,bir de elim kolum bağlı pozu ekleniverir.-Doktorun verdiği damlayı kullanıp günde 3-4 kez, bir de sıcak su kompleksi uygularsak eğer göz rahat ediyormuş.bir göz ne kadar sıcağa dayanabilir, ne kadarına dayanmalıdır, sınıyor efendim bu arpacık. sınadığı bir başka şey ise, eğer arpacık sizi ziyarete geldiğinde yalnız iseniz,o sıcak suyun ne kadar çabuk soğuduğuna tanık olup,düzenli ve sık periyotlarla kendilerini yeniliyor olmanız.'git değiştir gel' üçlemesini ne kadar tekrar edebilir bir insan. bakınız ben sıcak su musluktan akarken,onun başında oturmayı tercih ediyorum.Perişan,sefil ve yalnız.Bir mikrop beni bu hallere düşüren.nefes alsaydı,böyle olmazdım.olmazdım.

Bugün gözümde arpacık çıktı.
Dünden sinyallerini vermeye başlamıştı zaten.
Ancak ne yaptıysam dur diyemedim.
Karaktersiz mikrop.
Şöyle afilli bi adın olsaydı en azından.
Arpacık.
Zamanı mıydı şimdi geldin.
Yok.yok.


m.

Trois Couleurs: Rouge üzerine

Trois Couleurs: Rouge

14 haftalık sinema sanatı dersinin ardından, final ödevim bir film analizi yapmak. seçtiğim film, Rouge. Kieslowski'nin Trois Couleurs üçlemesi Bleu,Blanc ve Rouge. Kieslowski'nin ölmeden önce yönettiği son filmi Kırmızı. Bu üç filmle, Polonyalı yönetmen, Fransa bayrağının üç rengine göndermeler yapıyor. Mavi(Özgürlük), Beyaz(Eşitlik), Kırmızı(Kardeşlik)'yı işliyor filmlerinde. Serinin üç filmini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değil. Kırmızı'nın sonunda üç filmden karakterlerin hikayenin içinde boy göstermesi ve üç filmde de geridönüşüm kutusuna atmaya çalıştığı cam şişe ile dikkat çeken yaşlı kimseye başrol oyuncularının yaklaşımı gözardı edilemez seviyede. İlgi çeken şudur ki, Kieslowski bu üçlemesinde özgürlük,eşitlik ve kardeşlik kavramlarının nasıl olduğundan değil, bizim bunu ne derecede istiyor oluşumuzdan, ne kadar mümkün oluşlarından bahsediyor. Üçlemeyi izlemek, tam bir ziyafet.

Okuduğum yorumlara bakılırsa, üçlemeyi izleyenler kendilerini mavi'ciler ve kırmızı'cılar olarak ikiye ayırıyor.buna katılmıyorum.birbiriyle bu denli bağlı üç filmi birbirinden ayırmanın, yönetmenin anlatmak istediğini anlayamayacak olmamıza sebep olduğunu düşünüyorum.Neden Rouge'u seçtiğime gelirsek,üçlemenin son filmi oluşu ile tüm mesajın bu filmde toplandığını düşünüyorum.Özgürlük,eşitlik ve kardeşlik kavramlarını irdelediğimde ise, bunu biraz kişisel anlatabilirim.Yönetmen filmlerinde bunu ne denli isteyip ne denli başardığımızı ve başarabildiğimizi sorgularken, aynı soruları ben de kendime soruyorum. Kardeşliği gerçekten istiyor muyuz?

Analizini yapacağım bu filme, senaryo açısından dahi zorlanarak yaklaşırken, kurgu, ses ve mizansen ile nasıl yaklaşacağımı gerçekten sıkça düşünür oldum.Teslime 8 günüm var. Yarın The Age of Innocence'in analizini hep beraber yapıyor olucaz. Fakat, dönem boyunca beni canlı tutan parçalarımdan biri olan bu sinema dersi üstüne bunca titriyor oluşum, başlamama engel oluyor. insan mükemmeli istemeyegörsün benim gibi, hata yapmaktan çekinip başlayamıyor efendim.değişmesi gereken bir huy,kabulum.

Filmi defalarca durdurup izleyip, sağlam websitelerinden yorumları okuyup yazmaya koyulmak gerek. yanlış anlamlar yüklersem filme, kızma Kieslowski kızma. sen belki başka birşey demeye çalışıyor olabilirsin ancak kimseler böyle anlıyor. Reha Erdem'in Kosmos filminde anlatmak istediğini bi nebze olsun anladıktan sonra ona kızmam gibi kızmıyorum sana,aşa.taktir ediyorum bir de,ne haddimeyse.Ölmemiş olsan mail atıp sorabilebilirdim.

Bu saatte bu kadar. Bir yerden başlamak lazım. Bu bile bir başlangıç.

Trois Couleurs: Bleu, Blanc, Rouge
La Double Vie De Veronique

Kieslowski'nin izlenesi 4 filmi. Benden söylemesi.

m.

eğitilmek üzerine

Queen'den Bohemian Rhapsody dinlerken, doğmak için bir hayli geç kalmışsın yavrum, diyiveriyorum kendime. hani şöyle 80lerin sonunda diil de, 50lerin başı gibi doğsaydım. nolurdu bi düşünelim?

kuvvetle muhtemel ki,bu kadar tepkisiz bi dünyaya doğmazdım.Bakınız, sıradan bir memur hayatı süren ailenin sıradan bir hayat süren evladı olarak 12 yıllık zorunlu milli eğitimin ardından, sıradaki 5 yıllık üniversite hayatının kucağına düştüğümde,"neden?" sorusunun zihinlerden silindiği bir yere geldiğimin ayrımında mıydım.hayır değildim. üniversitenin ilk lisans yılında birikimli,adı anılır bir hocamın iki lafı çıkmıyor aklımdan. Konu itibariyle şu an anımsadığım sözü şudur ki, "biz üniversitede nedenleri sorgulamıyoruz.burası teknik üniversite.sizlere,bilim adamlarının kuramlarını öğretiyoruz." Biran için garipsemiştim bu lafını.hani bi yerime dokundu huysuzlandı içimde bişi.Sınıf sessizce boynunu eğip,pekilemişti bu sözü.3 yıl oluyor okuyorum,sosyal hayata dair öğretmedikleri ilim irfan yuvasında,"bu doğrudur.bunun projesini yapın.yoksa finale giremezsiniz."söylemlerine boyun eğip,tipik üniversite öğrencisi sabahlar,mantalitesine uyup,neye yetişmeye çalıştığıma bir türlü anlam veremeden proje-ödev ve türevlerini yapıyor olmam,beni irite ediyor.evet.ediyor.bunu tanıdıklara söyleyince,"saçmalıyor muyum acaba"diye düşünmeme yol açan bakışlar ve sözlere maruz kalmıyor değilim.

Eğitim sistemini eleştirebiliyor olmak için, haritadaki yamuk yumuk kapalı şekillerin her birindeki "eğitim" sistemlerine dair bilgi sahibi olmak mı gerekir?olmakta fayda var.fikirlerimi sağlam temellere dayandırıp,makul öneriler sunabiliyor olurdum.ancak şu an ona buna dayandırmadan,rahatsızlığımı bildirmekte bir sakınca görmüyorum.masalarda ülke kurtaran laflar diil bunlar,teknik üniversitede okuyan bir genç bireyin, sosyal hayatın çok ötesinde, sadece sonuç odaklı,değişime kapalı,güncel olmayan bir eğitimin parçası oluşundan rahatsızlığı bu.sesimi duyan var mı?duyurmak benim elimde dimi.şu afyon yutmuş beyinlerimizi bi uyandırabilirsek.

Bölümüm endüstri mühendisliği.kapitalist sistemi sorgulayın lütfen yüzüme, öyle ihtiyacım var ki.Lisans hayatımın ilk bölüm dersimde aynı hocamdan duyduğum bir diğer akılda kalıcı söz.bir kısa diyalog.
H.E.-evet arkadaşlar.Frederic Taylor, iğne üretim fabikasında %1500 verim sağlayarak, endüstri mühendisliğini ortaya çıkaran kimse olmuştur.an itibari ile,fabrika daha çok üretmiş,daha az maliyetle daha çok kazanç yapmıştır.......
Ö. -hocam, bu anlattıklarınız kapitalist düzeni doğrulamıyor mu peki.
H.E.-kapitalist sistem olmasaydı,sen şu an bu sırada oturup bu bölümü okuyor olamazdın.sen bu sistemden para kazanıcaksın, endüstri mühendisi adayı.
Ö. -.....

bunca yıldır iki arada bir derede kalıyor olmamın sebebi bu olmalı.sistemin çarklarına hepimiz takılıyor olabiliriz o ya da bu şekilde, ancak, bu çarkların dişlilerini yaratan bir birey olacak olmam beni düşündürüyor.sahne sanatları okumalıydım.belki param olmazdı,ama tepkimi koyardım.tartışırdım.herşeye evet demezdim.düşünür,sorgulardım.değişim için uğraşırdım.hayır bunların hepsini yapmaya çalışıyorum ancak bu çevrede çok zor.anlatamıyor insan kendini.anlamıyorlar demek istemiyorum.anlaşılamıyor fikirler.alışmışız,öyle mi peki,demeye.benim tüm söylediklerim doğrudur efendim,demiyorum aşa.ilk aşamada tek isteğim biraz sorgulamak.şöyle bi oturup tartışsak."sen hala neden bunları yapıyoruz diye mi soruyosun meltem ya,yap." sözünü duymamak.şu an kendi kendime gülüyorum lütfen hayal edelim halimi.

5 günlük "sivil toplum ve örgütlenme üzerine kapasite geliştirme eğitimi"ne tabi oluyorum ilerleyen günlerde.beslenmek,tartışmak için.fikirlerimin önemsendiği yerlere gitmek istiyorum,sivil toplum üzerine kafa yormak isteyip endüstri mühendisliği okuyor olmam.bana hep bir çelişki gibi geliyor.o yüzden iki arada bir deredeyim.birinin gelip elimi tutup beni kurtarmasını beklemek saçmalık.taraf olmalı insan.ya bir seçim yapmalı artık.ya da, okuduğumla yaptığımı birleştirecek birşeyler bulmalı.

ne diyorduk.50lerde doğsaydım?

kimblir neler olurdu....

i'm a racing car passing by like lady godiva ...
i'm gonna go go go ....
there's no stopping me ..


m.

yazmak üzerine



Güzide grup Beirut'un fevkalade solisti Zach Condon ve 'Gulag Orkestar' ile ilk yazıyı yazmak yerinde bir seçim,muhakkak.

Resim ya da müzik yapamıyor oluşuma bağlıyorum, zaman zaman insanın içi içine sığmıyor, sığmadığı gibi dışına da çıkamıyor efendim. hani şöyle bi elime kara kalemi ve eskiz defterini alıp çizmeye başlasam, ya da küçükken bir heves başlayıp elimi tutan olmadı diye bıraktığım gitarı tıngırdatıp ezgiler yaratsam, ya da çok pahalı diye alamadığım hayalimdeki fotoğraf makinelerinden birini raftan alıp çıkıp güzel pozlar yakalayıp anlamlar yüklesem, içim dışıma çıkacak belki.ama yok olmuyor.kendimi bulduğum yerler yok diil,var elbet.ama bu farklı bi mevzu.Sözüm o ki,bi de bunu deneyelim dedim.sanmayın fotoğraf makinemden vazgeçtim,aman diim.gözüm fiyatlarda,banka hesabım da günbegün bir kaplumbağa hızıyla da olsa dolmakta.o da olur.arada yazmakla kayıp olur mu?olmaz.

Dinlemeyi pek severim.Söz gümüşse,sukut altındır;ne biçim bir atasözüdür.hiç sevmem efendim.beslenip oralardan ve buralardan,biriktirip,düşünüp,söz söyleyecek insan.söyleyecek ki ardından eyleme geçecek.değiştirmek gerek.ayılıp bayılmalar iç geçirmelerle olmaz efendim bu işler,yürümez,yürümüyor.adım atmak lazım.şöyle bi silkelenmek,sonra da omuzları tutup silkelemek lazım.benim kendimi silkelemem de,yazmak olsun bi nebze.

Bugüne kadar yazmaya başlayıp,ya kağıtları oraya buraya atıp kaybetmem, ya da pencereler bana "sayfada yapılan değişiklikleri kaydetmek ister misiniz?" diye sorduğunda, onlara mouse umun olanca hızıyla "hayır" dememim de bir sebebi var elbet.A'dan başlayıp neredeyse Z'den çıkıyor olmam,demek istiyorum ki,konulardan konulara atlıyor olmam.bunu da şuna bağlarım,sevgili zihnim beni şaşırtacak derecede karmaşıklaşabiliyor çoğu zaman.ordan oraya atlayıp dururken, "evladım yorulmadın mı?bi atlama ordan oraya."diyiveriyorum.ama elbette dinlemiyor,dinlemiyor efendim.kararım şu ki,laf anlamaz düşüncelerimi ve hatta onu yalnız bırakmayan hislerimi bi dizginlemek gerek artık,koca kadın oldum,e yeter.yaza yaza öğrenir,fikri ile yazıp silip en sonunda kaydetmek gerek.

Bu aralar Montaigne'in denemelerini mi okumalıyım fikri yüzüyor aklımda,Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ını bitirmeden olmaz.Hatta arada Halit Refiğ'in Ulusal Sinema Kavgası var.Montaigne, bekle beni yavrum. Geliciim.